Alt 14 Mart 2012, 17:56   #1
KuzeY
 
KuzeY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart ATATÜRK Hakkında Herşey

DOĞUMU



Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1881 yılında, Selanik'te Kocakasım Mahallesi, Islahhane Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu Selanik yerlilerinden olan babası Ali Rıza Efendi, Söke'den Selanik'e gelmiş Türkmenlerden "Kırmızı Hafız" lakaplı Ahmet Efendinin oğludur Annesi Zübeyde Hanım ise 1871 yılında Selanik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa'nın kızıdır
Gümrük Muhafaza Teşkilatı'nda memurluk yaparken Zübeyde Hanımla evlenen Ali Rıza Efendi, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan önce de Selanik Asakir-i Milliye Taburunda da subaylık yapmıştır Daha sonraları kereste ticareti yapan babası 1888 yılında öldüğünde Mus tafa yedi, kız kardeşi Makbule bir yaşında idi Diğer kardeşleri Naciye, Ömer ve Fatma küçükken öldüler Zübeyde Hanım oğlunun başarılarını gördükten sonra, tedavi görmek için gittiği İzmir'de 14 Ocak 1923 günü 66 yaşında hayata gözlerini yummuştur Makbu le Hanım (Atadan) ise 1956 yılına kadar yaşamıştır

Ailesi

Ali Rıza EFENDİ (1841-1888)



Ali Rıza Efendi 1841 yılında Selanik'te doğdu Söke'den Selanik'e yerleşmiş Türkmenlerden "Kırmızı Hafız" lakaplı Ahmet Efendinin oğludur İlkokulu Abdi Hafız Mahalle Mektebinde okudu Selanik'te Evkaf İdaresinde katiplik, sonrada Gümrük Muhafaza Teşkilatında memurluk yaptı Memurluğu sırasında, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa'nın kızı Zübeyde Hanımla evlendi
1876 yılında da Selanik Asakir-i Milliye taburunda subay olarak görev alan Ali Rıza Efendi, daha sonra da kereste ticareti yapmaya başladı Zübeyde Hanım'dan beş çocuğu oldu Çocuklarından Naciye, Ömer ve Fatma fazla yaşamadı Sadece Mustafa ve Makbule hayatlarına devam edebildi Ali Rıza Efendi, 1888 yılında, tek oğlu Mustafa Kemal ilkokulda okuduğu sırada, rahatsızlandı ve öldü

Zübeyde Hanım (1857-1923)



Zübeyde Hanım 1857 yılında Selanik'te doğdu Orta Anadolu'dan göç ederek, Selanik'in batısında Arnavutluk sınırına yerleştirilen yörüklerden, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağanın kızıdır Selanik'te Gümrük Muhafaza Teşkilatında memur olan Ali Rıza Efendi ile evliliğinden beş çocuk sahibi oldu Fatma ve Ömer'i daha küçükken kaybetti 1888 yılında Mustafa ilkokuldayken kocasını da kaybeden Zübeyde Hanım, zaman zaman çocukları ile birlikte kardeşi Hüseyin Ağa'nın çiftliğine giderdi Bu sırada, Atatürk'ün ifadesiyle; iyi kalpli bir insan olan Ragıp Bey'le evlendi Kızlarından Naciye de çok yaşamadı
Balkan harbinden sonra, birçok Türk ailesi gibi, kızı Makbule ile birlikte Selanik'ten göç etti ve İstanbul'a gelerek Beşiktaş-Akaretler'de bir eve yerleşti Milli Mücadele yıllarında Ankara'ya gelen Zübeyde Hanım, 1919'da ayrılmak zorunda kaldığı oğlunu, yıllar sonra Ankara'da Devlet Başkanı olarak gördü 14 Ocak 1923'te tedavi amacıyla gittiği İzmir'de 66 yaşında vefat etti

Makbule ATADAN (1887-1956)



Mustafa Kemal Atatürk'ün kız kardeşi olan Makbule Atadan, 1887 yılında Selanik'te doğdu Balkan Savaşlarından sonra, annesi Zübeyde Hanım'la birlikte Selanik'ten ayrılarak İstanbul'a yerleşti Cumhuriyet'in ilanından sonra ağabeyinin isteği üzerine, annesiyle birlikte Ankara'ya geldi Bir süre Atatürk'ün yanında kalan Makbule Atadan, daha sonra Çankaya Köşkü arazisi içinde kendisi için yaptırılan Çamlı Köşke yerleşti
1930'da Atatürk'ün isteğiyle Fethi Okyar'ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkasına giren Makbule Hanım birkaç ay sonra parti kapatılınca siyasetten çekildi ve 1935'de milletvekili Mecdi Boysan ile evlendi Makbule Atadan'ın ağabeyi Atatürk ile ilgili anıları "Büyük Kardeşim Atatürk (1952)" ve "Ağabeyim Mustafa Kemal (1952)" adlarıyla yayımlandı 1956 yılında 69 yaşında öldü
  Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Mart 2012, 17:57   #2
KuzeY
 
KuzeY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: ATATÜRK Hakkında Herşey

OKUL YILLARI

Mustafa, öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebine başladı Sonra babasının isteğiyle, yeni bir yöntemle öğretim yapmak üzere Selanik'te açılan, Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti Bu sırada babasını kaybetti Bir süre Rapla çiftliğinde dayısının yanında kaldıktan sonra, annesi Mustafa'nın eğitim hayatına devam etmesini istediği için, Selanik Mülkiye İdadisi'ne (ortaokul) kaydoldu Mustafa'nın bu okulda hocasıyla arasında bir tartışma geçince, zaten orada okumasını istemeyen büyükannesi onu derhal okuldan aldı Askeri Rüştiye elbisesi giyen komşusunun oğluna özenen Mustafa, asker olmasını istemeyen annesinin karşı çıkmalarına rağmen, gizlice, Selanik Askeri Rüştiyesi'nin sınavına girdi Sınavı kazandığı haberini alan Mustafa annesine karşı bir oldu bitti yapıp, bu okula kaydını yaptırdı (1893) Bu okulda, Matematik hocası ona Kemal adını verdi
Selanik Askeri Rüştiyesini başarıyla bitiren Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi'ne (lise) girdi Burada Fransızca'dan geri kalınca, ilk tatilde Selanik'e gitti ve iki üç ay gizlice Fransız Firerler Okulu'nun özel sınıfına devam ederek, Fransızcasını geliştirdi Ertesi yıl Manastır Askeri İdadisi'nde, buraya yeni gelen Şair Ömer Naci ile tanıştı ve edebiyatla da ilgilenmeye başladı
  Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Mart 2012, 17:57   #3
KuzeY
 
KuzeY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: ATATÜRK Hakkında Herşey

HARP OKULU YILLARI

Manastır Askeri İdadisi'ni başarıyla bitiren Mustafa Kemal, İstanbul'a giderek Harp Okulu'nun piyade bölümüne girdi (13 Mart 1899) Harp Okulu'nun ilk sınıfında az çalışan Mustafa Kemal, diğer iki yılda var gücüyle derslerine sarıldı 1902'de bu okulu teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisi'nde devam etti 1903 yılında Üsteğmen oldu 11 Ocak 1905 tarihinde de Harp Akademisi'nden mezun olan Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal, staj yapması için Şam'daki 30 Süvari Alayı'na gönderildi
  Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Mart 2012, 17:58   #4
KuzeY
 
KuzeY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: ATATÜRK Hakkında Herşey

YAKINLARI

Latife UŞAKLIGiL (1898-1976)



Latife Hanım 1898 yılında İzmir'de doğdu İzmir Lisesini bitirdi, Paris ve Londra'da Hukuk okudu (1921) Türkiye'ye döndüğünde Kurtuluş Savaşı henüz bitmemişti Türk Ordusunun İzmir'e girişinin ikinci günü Başkumandan Mustafa Kemal'in şehre geldiğini duydu (11 Eylül 1922) Bunun üzerine Latife Hanım Kumandanlık karargahına giderek Atatürk'ten güvenlik gerekçesiyle Göztepe'deki konaklarında kalmasını istedi Atatürk bu çağrıyı memnunlukla karşıladı Bu tanışma taraflar arasında devamlı haberleşmenin başlangıcı oldu Mustafa Kemal 1923'te annesinin ölümü dolayısıyla gittiği İzmir'de Latife hanımla evlendi (29 Ocak 1923) 1925 yazında Doğu Anadolu gezisinde aralarında geçen tatsız bir tartışmadan sonra 5 Ağustos 1925 tarihinde boşandılar Öldüğü 1976 yılına kadar İzmir'de ve İstanbul'da yaşayan Latife Hanım, tüm ısrarlara rağmen anılarını anlatmamıştır

Sabiha GÖKÇEN (1913-2001)



Sabiha Hanım 1913 yılında Bursa'da doğdu IIAbdülhamid tarafından Bursa'ya sürgün gönderilen vilayet başkatibi Hafız Mustafa İzzet'in kızıdır İlkokula gittiği yıllarda babasını kaybetti ve kardeşlerinin yardımıyla öğrenimini sürdürdü Atatürk, 1925 yılında çıktığı Bursa gezisinde Sabiha Gökçen'le tanıştı ve içinde bulunduğu güç yaşama şartlarını öğrenince de onu evlat edindi Ankara Çankaya İlkokulu'nu, daha sonra da Üsküdar Kız Koleji'ni bitiren Sabiha Hanım, Türk Hava Kurumu'nun Havacılık Okulu'na girdi (1935) Burada geçirdiği başarılı öğrenim hayatından sonra, yüksek planörcülük kurslarına katılmak üzere Sovyetler Birliği'ne gönderildi Dönüşte Eskişehir Hava Okulu'na girdi, aynı zamanda 1Tayyare Alayı'nda av ve bombardıman uçakları alanında uzmanlaştı
Sabiha Gökçen, 1937 Ege ve Trakya manevraları sırasında başarılı uçuşlar yaptı Aynı yıl çıkan Şeyh Rıza İsyanı sırasında yapılan kara harekatını, Dersim ve çevresini havadan bombalayarak kolaylaştıran Sabiha Gökçen 1938'de yaptığı Balkan turuyla ününü Avrupa'ya yaydı 1938'de Türkkuşu'nda başöğretmenliğe atandı ve 1955'te uçuculuktan ayrıldı Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu üyesi oldu

Ülkü DOĞANÇAY



Ülkü'nün annesi Selanikli Vasfiye Hanım, Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım tarafından evlatlık olarak alınıp büyütülmüştür Zübeyde Hanım ile Selanik'e, sonra İstanbul'a, oradan da Ankara'ya birlikte gelen Vasfiye Hanım, Zübeyde Hanım ölünce de Atatürk'ün kız kardeşi Makbule Atadan'ın yanında kalmıştır Daha sonra evlenen Vasfiye Hanım'ın doğan kız çocuğuna, Atatürk daha yüzünü görmeden "Ülkü" adını koymuştur Ülkü büyüdükçe Atatürk'ün ona olan sevgisi de büyümüş; onu yurt gezilerinde yanında götürmeye başlamıştır Atatürk, Ülkü'nün özellikle yaşına göre olgun davranışlarından ve zekasından çok etkilenmiştir Atatürk öldüğünde Ülkü beşbuçuk yaşlarındaydı

Afet İNAN (1908-1985)



Atatürk, 11 Ekim 1925'te İzmir'e geldiğinde, birçok kurumun yanı sıra okulları da gezerek konuşmalar yaptı Yine o günlerde İzmir ilkokullarından birinde bir toplantıda Afet Hanım'la karşılaştı Afet İnan, ilköğrenimini Eskişehir'in Mihalıççık ilçesinde, Ankara ve Biga'da tamamladıktan sonra, Bursa Kız Öğretmen Okulu'nu 1925 yılında bitirmiştir İlk görevine 17 yaşındayken, babasının görevi gereği bulundukları İzmir'de Reddi İlhak İlkokulu'nda başlamıştır Atatürk, Afet İnan'ın ailesinin Makedonya kolunu tanıdığından, kendisinin meslek ve durumu ile ilgilenir Afet İnan'ın isteği, öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmektir Bunun yerine getirilmesi için Atatürk, Afet İnan'ın babası ve annesi ile görüşerek, kendisini o yıl İsviçre'nin Lozan şehrine Fransızca öğrenmeye gönderir (1925 - 1927)
Sonra, İstanbul'da Fransız Kız Lisesi (Notre Dame de Sion)nde bu öğrenimini sürdürür (1928-1929) Ortaöğrenim tarih öğretmenliği sınavına girerek öğretmenlik belgesini alır ve Ankara Musiki Öğretmen Okulu'na, Tarih ve Yurt Bilgisi öğretmeni olarak atanır (1929-1930) Türk Tarih Kurumu'nun kuruluş çalışmalarında yer almış ve orada uzun yıllar Asbaşkanlık yapmıştır Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nün de müdürlüğünü yapmıştır Akademik çalışmalarına devam eden Afet İnan, 1938'de lisans, 1939'da doktora çalışmalarını tamamlayarak 1942'de doçent ve 1950'de de profesörlüğe yükselir Prof Dr Afet İnan'ın Atatürk ve Türk tarihi ile ilgili birçok yayını bulunmaktadır 8 Haziran 1985 tarihinde ölmüştür

Atatürk vasiyetnamesinde Afet İnan için; "yaşadığı müddetçe şimdilik (şimdiki halde) ayda 800 lira verilecektir" diye vasiyette bulunmuştur

NEBİLE



Temmuz 1927'de İstanbul Çapa Öğretmen Okulu'ndan üç kız öğrenci Dolmabahçe Sarayı'na getirilmişti Bunlardan Nebile Atatürk'ün manevi kızı olarak kalmıştır Daha sonra öğrenimi için Ankara'ya getirilen Nebile, evlenme çağı geldiğinde, o yılların Viyana Büyükelçiliği Baş Katibi, Tahsin Bey'le evlendirilmiştir Düğün 17 Ocak 1929'da Ankara Palas'ta, Atatürk ve diğer davetlilerin katılmasıyla yapılmıştır Atatürk'ün hastalandığı günlerde Nebile de hastalanmıştı Yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak hayata gözlerini kapamıştır

Rukiye ERKİN



Atatürk Rukiye'yi bir Konya gezisinde tanımıştı O vakitlerde Rukiye hayatının en zor yıllarını yaşıyordu Kimsesizdi Atatürk, Rukiye'yi Ankara'ya getirerek bakımını ve okutulmasını sağlamış ve bir Jandarma Yüzbaşısı ile evlendirmiştir Nikahları Ankara Belediyesi'nde kıyılmış, zamanın İç İşleri ve Dış İşleri Bakanları da şahitlik etmişlerdir Düğünleri İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda yapılmış, düğünde Atatürk ilk dansı Rukiye ile yapmıştır

Abdürrahim TUNÇOK



Evlatlıklarından Abdürrahim, o zamanlar Van'dan aldığı kimsesiz bir çocuktur İstanbul'a getirdiği sekiz yaşındaki Abdürrahim'i Beşiktaş Akaretler'de 78 numaralı evlerinde annesi Zübeyde Hanım'ın yanına bıraktı Zaferden sonra da Ankara'ya getirerek, Salih Bozuk'un oğlu Cemil ile beraber Çankaya Köşkü'ne yakın bir ilkokula yazdırdı Daha sonra Sanayi Mektebi'ne gönderilen Abdürrahim, Atatürk Latife Hanım'la evlenince İzmir'e Zübeyde Hanım'ın yanına gönderilmiş ve ayrıldıklarında tekrar Ankara'ya geri getirilmiştir Mustafa Kemal, öğrenimine yurtdışında devam etmesini uygun gördüğü Abdürrahim'i 1929 yılında Berlin Teknik Üniversitesi'ne göndermiş ve tüm giderlerini karşılamıştır 1934 yılından sonra Tunçok soyadını alan Abdürrahim Bey Savarona Yat'ının satın alınması görüşmelerinde tercümanlık yapmıştır
Zübeyde Hanım, ölümünden yıllar sonra 1971'de açılan vasiyetnamesinde Abdürrahim Tunçok'a 20 lira verilmesini istemiştir
  Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Mart 2012, 17:59   #5
KuzeY
 
KuzeY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: ATATÜRK Hakkında Herşey

ÇALIŞMA ARKADAŞLARI

ALİ FUAT CEBESOY (1882 - 1968)




Kurtuluş Savaşı komutanlarından, diplomat ve siyaset adamı 1882 yılında İstanbul'da doğdu Babası İsmail Fazıl Paşa'nın gönülsüzlüğüne rağmen, girdiği Harp Okulu'nda Mustafa Kemal ile aynı sınıfa düşmesi bir bakıma gelecekteki kaderini çizmiş oldu
Cebesoy'un Beyrut'ta başlayan kıta hizmetleri, 1908'deki Roma Askeri Ateşeliği dışında, çok hareketli geçti Trablus'ta savaş başlar başlamaz (1911) oraya ilk gidenler arasındaydı Balkan Savaşı sırasında Karadağ'da, Yanya Kalesinde, Pista ve Pisani muharebelerinde, 1 Dünya Savaşının başında tümen komutanı olarak katıldığı Kanal Hareketinde, büyük başarılar gösterdi İstanbul Hükümeti'nin İçişleri Bakanı, Mustafa Kemal'in görevsizliğini bir genelgeyle açıklayınca Ali Fuat Paşa'da kendi bölgesindeki valilere ve mutasarrıflara kendisinden gelecek emirlere göre hareket edilmesini bildirdi (1919) Ayrıca, her tarafta Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin kurulacağını ilgililere hatırlattı Bu çabaları takdirle karşılandığı için, Sivas Kongresi sonrasında Cebesoy, Umum Kuvayı Milliye komutanı olarak görevlendirildi

Kendisini çekemeyenlerce Çerkez Ethem taraftarlığıyla suçlandı Doğru olmadığı sonradan belgelerle ortaya konan bu suçlama üzerine, ayaklanmaların bastırılmasından sonra, Ankara'ya çağrılarak Moskova Büyükelçiliğine atandı Mustafa Kemal'in talimatını yerine getirmekle yükümlü olduğu bu zor görevi başarıyla yürüttü ve 10 Mayıs 1921'de Ankara'ya dönerek Mecliste siyasi çalışmalarına başladı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlığını yaptı 1925'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer aldı Ertesi yıl (1926) İzmir Suikasti dolayısıyla Ali Fuat Paşa da tutuklandı, yargılandı ve beraat etti

Cebesoy'un ikinci dönem siyasi hayatı İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı yıllarında başladı Milletvekili olarak tekrar Meclise girdikten sonra Bayındırlık Bakanlığı (1939-1943) ve bir ara TBMM Başkanlığı da (1947-1950) yaptı 1968 yılında öldü

CELAL BAYAR (1883 - 1985)




Parlamenter, devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti'nin 3 Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 1883 yılında Bursa-Gemlik'te doğdu İlk ve orta öğrenimini babası Abdullah Fehmi Efendi'nin yanında yapan Bayar, Gemlik mahkeme ve reji kalemine memur olarak girdi Daha sonra Ziraat Bankası'nda çalışmaya başladı Bu arada Harir Darutariri okuluna devam etti 1990'da İttihat Terakki Cemiyeti'nin kurduğu gönüllüler taburuna yazıldı Zamanla bu partinin sayılı üyeleri arasına girdi İzmir'de kurulan cemiyetin genel sekreterliğini yürüten Bayar, Kız Lisesi'nin ve Şimendifer Okulunun açılmasına ön ayak oldu I Dünya Savaşı'ndan sonra İzmir'de kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin de faal üyeleri arasına katıldı 1920 tarihinde Bursa milletvekili olarak Büyük Millet Meclisi'ne katılan Bayar, aynı tarihte İktisat Bakanlığı'na vekalet etti Çerkez Ethem'in isyanı sırasında, Ethem'i ikna etmek için gönderilen heyete başkanlık etti 1921'de İktisat Başkanlığı'na getirildi Lozan Konferansı'na müşavir üye olarak katıldı 1924'te Türkiye İş Bankası'nı kurma görevini üstlendi 1937'de İsmet İnönü'nün başbakanlıktan ayrılması üzerine, Atatürk tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin 14 Başbakanı olarak tayin edildi ve ilk kabinesini kurdu Atatürk'ün ölümünden sonra, Cumhurbaşkanlığı'na seçilen İsmet İnönü tarafından da başbakan olarak tayin edildi Daha sonra İnönü ile anlaşamadığından, yerini 3 Mayıs 1939'da Doktor Refik Saydam'a bıraktı
CHP'de arkadaşları ile 1945'de Dörtlü Takrir'i verinceye kadar görev aldı ve bu tarihte Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan ile birlikte Demokrat Parti'yi kurdu 14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde genel başkanı bulunduğu Demokrat Partinin iktidarı büyük çoğunlukla kazanması ile 22 Mayıs 1950'de toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi Bayar'ı Cumhurbaşkanlığına seçti 1954-1957 genel seçimlerinden sonra da Meclis tarafından Cumhurbaşkanlığına seçilen Celal Bayar, 10 yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde Adnan Menderes'i başbakan olarak tayin etmiştir Bayar, 27 Mayıs 1960'da Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yönetime el koymaları ile tutuklanarak Yassıada'ya götürüldü 16 ay süren soruşturma ve yargılamadan sonra, Yassıada Yüksek Adalet Divanı tarafından, 15 Demokrat Parti, ileri geleni ile birlikte idama mahkum edilmiştir Milli Birlik Komitesi, idamlardan üçünü (Menderes, Zorlu, Polatkan) onaylarken, başta Celal Bayar olmak üzere, 12 Demokrat Parti ileri geleninin idam hükmünü müebbet hapse çevirmiştir Yassıada'dan Kayseri cezaevine götürülen Bayar, orada rahatsızlanmış, evinde tedavi edilmek üzere serbest bırakılmıştır (7 Kasım 1964)

CEVAT ABBAS GÜRER (1887 - 1943)



Mustafa Kemal'in başyaveri olan Cevat Abbas, 1887 yılında Niş'te doğdu Mustafa Kemal ile Samsun yolculuğuna seçilenler arasındaydı Harp Okulu'nu 1908 yılında bitirdi İtalya, Balkan ve I Dünya Savaşlarında bulundu Üsteğmen rütbesiyle katıldığı Çanakkale Savaşında, Mustafa Kemal, Cevat Abbas'ı emir subayı olarak karargahına aldı 1916'da yüzbaşılığa yükseldi 16 Mayıs günü Samsun'a gitmek üzere Bandırma Vapuru'na binerken, merkezi Erzurum'da bulunan 9 Ordu Müfettişliği başyaveriydi Cevat Abbas, Samsun'dan Erzurum'a varıncaya kadar Mustafa Kemal'in yazışma işlerini yönetti Sivas Kongresinde, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti mensuplarının Meclisi Mebusan seçimlerine girebilmeleri görüşü benimsenince Bolu'dan milletvekili seçildi ve İstanbul'a gitti Meclisi Mebusan dağıtıldıktan sonra Ankara'ya döndü ve Birinci TBMM'ne Bolu milletvekili olarak katıldı Erzurum'da istifa etmesiyle son bulan askerlik hayatı, 1920'de yeniden başladı ve yüzbaşı rütbesiyle Kurtuluş Savaşına katıldı Yozgat Ayaklanmanın bastırılmasında gösterdiği çalışmalarından dolayı kendisine İstiklal Madalyası verildi Rütbesi 1923'te binbaşılığa yükseltildi 1924'te kurulan İş Bankasının kurucuları ve hisse sahipleri arasında Cevat Abbas da vardı
Cevat Abbas Gürer'in 1941 yılına kadar milletvekilliği yaptı Mustafa Kemal'le ilgili hatıralarını, Ebedi Şef Kurtarıcı Atatürk'ün Zengin Tarihinden Birkaç Yaprak (1939) adlı kitapta topladı 1943 yılında Yalova'da öldü

FALİH RIFKI ATAY (1894 - 1971)



Gazeteci ve yazar 1894 yılında İstanbul'da doğdu Fıkra, makale, gezi türlerindeki gazete yazılarıyla ve özellikle Atatürk'ü yakından tanıtan anılarıyla ün kazanan Falih Rıfkı Atay, Kovacılar semtindeki Rehberi Tahsil Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra Hüseyin Cahit'in Yalçın müdürlük yaptığı Mercan İdadisi'nde öğrenimini tamamladı Darülfünunun Edebiyat bölümünü bitirdi İdadide edebiyat öğretmeni olan Celal Sahir Erozan ile kendisinden bir ileri sınıfta okuyan Orhan Seyfi Orhon, Falih Rıfkı'nın edebiyat beğenisinin gelişmesine yardımcı oldular İlk Yazıları, Serveti Fünun dergisinin genç yazarlara ayrılan ek sayfalarında yayımlanan Falih Rıfkı'nın Tecelli(1911) dergisi ile Süleyman Bahri'nin yönettiği Kadın(1912) dergisinde Cenap Şahabettin ile Ahmet Haşim'in eserlerini hatırlatan şiirleri çıktı
1912'de Tanin gazetesinde düz yazıları yayımlanmağa başladı; İstanbul Mektupları, Edirne mektupları gibi yazıları çıktı 1913-1914 yıllarında sadaret ve Dahiliye Nazırlığı kalemlerinde çalıştı Dahiliye Vekili Talat Paşa ile birlikte gittiği Bükreş'ten Tanin gazetesine röportaj yazıları yolladı Bu dönemdeki yazıları, Türkçülük ve Türkçecilik akımlarının etkisini taşıyordu I Dünya Savaşında yedek subay olarak Suriye'ye gitti; 4 Ordu kumandanı Cemal Paşa'nın hususi katipliğini yaptı Suriye ve Filistin'deki savaş anılarını "Ateş ve Güneş" (1918) kitabında topladı Cemal Paşa'nın Bahriye nazırı olması üzerine Kalemi Mahsusa müdür yardımcılığına getirildi (1917) Kazım Şinasi Dersan, Necmettin Sadık Sadak, Ali Naci Karacan ile birlikte Akşam Gazetesini çıkarmağa başladı (1918) Bu gazetede Günün Fıkraları başlığıyla sürekli yazılar yazdı Kurtuluş Savaşını destekleyen etkili yazıları dolayısıyla idam istenerek Kürt Mustafa Divanı Harbi'ne verildi Fakat İnönü Zaferinin kazanılması üzerine Divanı Harp tutumunu değiştirdiği için idamdan kurtuldu Kurtuluş Savaşı sona erdiği sırada İzmir'de Atatürk ile görüşmeğe gelen gazeteciler arasındaydı Atatürk'ün isteği üzerine İkinci Büyük Millet Meclisi'ne Bolu'dan milletvekili seçildi (1922) Daha sonra uzun yıllar Ankara Milletvekili olarak TBMM'de bulundu Hakimiyeti Milliye, Milliyet ve Ulus gazetelerinin başyazarlığını yaptı

Yeni Türk Alfabesinin hazırlanması ve uygulanması sırasında Dil Encümeninde görev aldı Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın tutumuna şiddetle karşı çıktı Ulus gazetesinin başyazarlığını yaptığı dönemde Ankara şehir planı jürisinde üyelik ve İmar Komisyonunda başkanlık yaptı 1946'da çok partili döneme geçildikten sonra Ulus gazetesinde CHP'nin savunuculuğunu sürdürdü Demokrat Parti'nin 1950'de iktidara geçmesinden sonra Dünya Gazetesini kurarak (1952) muhalefete geçti; yeni iktidara karşı Atatürk devrimlerini savundu

Falih Rıfkı Atay, sağlam, atak, çekici, anlatımı ve duru Türkçesiyle Cumhuriyet basınının Encümeninde usta kalemlerinden biriydi Günlük siyasi olayları ele alan başyazı ve fıkraları yanında Ulus ve Dünya gazetelerinde Pazar günleri yayımladığı haftalık yazılarında çok usta bir deneme ve söyleşi yazarı niteliği gösteriyordu Gezi ve anı türlerinde Cumhuriyet döneminin çok ilginç ürünlerini verdi

Eserleri: "Eski Saat" (1933), "Niçin Kurtulmamak?" (1953), "Çile" (1955), "İnanç" (1965), "Kurtuluş" (1966), "Pazar" "Konuşmaları" (1966), "Bayrak" (1970), "Ateş ve Güneş" (1918), "Atatürk'ün Bana Anlattıkları" (1955), "Mustafa Kemal'in Mütareke defteri" (1955), "Çankaya" (1961), "Batış Yılları" (1963), "Atatürk'ün Hatıraları" ; "1914-19" (1965), "Atatürk Ne idi?" (1968), "Faşist Roma", "Kemalist Tiran, Kaybolmuş Makedonya" (1930), "Deniz Aşırı" (1931), "Yeni Rusya" (1931), "Moskova-Roma" (1932), "Bizim Akdeniz" (1934), "Taymis Kıyıları" (1934), "Tuna Kıyıları" (1938), "Hind" (1944), "Yolcu Defteri" (1946), "Atatürkçülük Nedir?" (1966), "Roman" (1932)

FETHİ, ALİ OKYAR ( 1880 - 1943)



Devlet adamı ve Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurucusu Pirlepe'de doğdu İyi bir öğrenim gördü Vatan Hürriyet Cemiyeti'nde Mustafa Kemal ile beraber çalışdı 1908 da Paris'te ateşemiliter olan Fethi Bey, Trablusgarp Savaşı çıkınca Paris'ten ayrıldı, Afrika'da yapılan savaşlara katılmak üzere Trablusgarb'a geçti
1913'de İttihat ve Terakki Genel Merkezi'ne üye seçilmiş ve Genel Sekreter olmuştur Aynı yılın son aylarında Sofya'ya elçi olarak tayin edildi İzzet Paşanın kısa süren Sadrazamlığında Dahiliye Nazırı olarak görev alan Fethi Bey, Damat Ferit Paşa tarafından tutuklandı Bütün muhaliflerini ortadan kaldırmak isteyen Damat Ferit, Fethi Bey'i Enver, Cemal ve Talat Paşaların kaçmalarına göz yummakla suçlandırmış ve Malta'ya sürgüne göndermiştir Ancak tutuklanan İngilizler'le değiştirilmek suretiyle 1921 yılında Malta'dan kurtarıldı Büyük Millet Meclisi tarafından Büyük Taarruzda Dahiliye Nazırı olarak seçilen Fethi Bey, Roma, Paris ve Londra'ya giderek; Yunanlıların Anadolu'dan çekilmelerini sağlayacak bir barış için çalışmıştır Fethi Bey bu durumu, o sırada taarruz hazırlıklarını tamamlamak üzere bulunan Mustafa Kemal'e bir telgrafla birdirdi Daha sonra da Ankara'ya döndü Rauf Orbay'ın Başbakanlık görevinden ayrılması üzerine Başbakan seçildi (4 Ağustos 1923)

Cumhuriyetin ilanı sırasında yaşanan kabine buhranı üzerine Başbakanlıktan ayrıldı Mustafa Kemal'in Cumhuriyetin ilanına karar verdiği sırada, O'nun yanında bulunmuş ve Mecliste takip edilecek çalışma şeklini beraberce tespit etmişlerdir Fethi Bey, Cumhuriyetin ilanından sonra TBMM Başkanı seçildi Terakkiperver Fırkanın kurulmasından sonra, Başbakanlıktan ayrılan İsmet İnönü'nün yerine tekrar başbakanlığı seçilen Fethi Okyar, Şubat 1925'te başlayan Şeyh Sait İsyanı sırasında Başbakanlıktan ayrıldı

Büyükelçi olarak çalıştığı Paris'ten, 1930 yılında dinlenmek için yurda gelen Fethi Okyar'a Mustafa Kemal tarafından yeni bir parti kurması teklifi yapılması üzerine, Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu Fakat bu parti kapatıldı Mustafa Kemal'in ölümünden sonra da çalışmalarına devam eden Fethi Okyar, 12 Mart 1941'de Adliye Vekaleti görevinden ayrılmış ve birkaç yıl sonra 7 Mayıs 1943'de ölmüştür

FEVZİ, MUSTAFA ÇAKMAK (1856 -1950)



Asker ve siyaset adamı 1856 yılında İstanbul'da doğdu Anadolu'da kurtuluş kaynaşmaları başladığı sırada, Saray'ın gözde adamları arasındaydı 1898 yılında kurmay yüzbaşı olarak Akademi'yi bitirdikten sonra, Arnavutluk'ta görev yaptı (1899) Arnavutluk ve Rumeli vilayetleriyle ile ilgili ıslahat kararlarını uygulamakla görevli heyette bulundu (1912); 1917'de Diyarbakır'da tümen komutanlığı; aynı yıl Filistin'de 7 Ordu komutanlığı yaptı 1918'de Genelkurmay Başkanlığında görevliydi ve Mustafa Kemal'in Samsun'a hareketinden bir gün önce de 1 Ordu müfettişliğine atandı
1919 yılı başlarında Ali Rıza Paşa Kabinesi'nde Harbiye nazırı oldu Fevzi Paşa 3 Mayıs 1920'de Kozan milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine katıldı; aynı gün de Milli Savunma Bakanlığına ve İcra Vekilleri heyeti reisliğine getirildi

1920 sonlarında Erkânı Harbiye'si Umumiye vekil vekiliydi 1921'de II İnönü Savaşı'ndan sonra Korgenerallik rütbesiyle Genelkurmay Başkanlığına getirildi Sakarya Zaferi'nin ardından da Meclis'ten mareşallik rütbesini aldı İlk yıllarda aynı zamanda milletvekiliydi ama 1925'te askerlikle siyaset arasında bir seçim yapma durumunda kalınca asıl mesleğinde karar kıldı ve 1944 yılında yaş haddinden emekliye ayrılıncaya kadar Genelkurmay Başkanlığında kaldı En büyük başarısı Atatürk ile İnönü'nün de kesinlikte aynı görüşte olmalarından güç alarak, orduyu siyaset dışında bırakabilmesiydi

Çakmak, askerlik hayatını iki ayrı döneminde, iki eser yayınladı: "Gorbi Rumeli'nin sureti ziya ve Balkan Harbi'nde Garp cephesi hakkında konferanslar" (1927) ve "Büyük Harbde Şark cephesi hareketleri" (1936)

Mareşal Fevzi Çakmak, 1948'de siyaset sahnesine çıktı ve emekliye ayrılışından sorumlu tuttuğu İnönü'ye karşı çıkmak için DP listesinden İstanbul milletvekili olarak Meclise girdi Atatürk dönemi bakanlarından Cami Baykut ve Tevfik Rüştü Aras ile birlikte sol eğilimli İnsan Hakları Derneğini kurdu

HASAN RIZA SOYAK (1888 - 1970)



Yönetici ve siyaset adamı 1888 yılında Üsküp'te doğdu Rüştiye'yi bitirdikten sonra İstanbul'da, Vilayet kaleminde devlet hizmetine girdi; kısa bir süre sonra buradan İstanbul Merkez Komutanlığına bağlı Sıkıyönetim Komutanlığı hatipliğine geçti (1914) Aynı yıl 1 Kolordu Kurmaylığı bürosunda görevlendirildi I Dünya Savaşı'nın ilk yılını burada geçirdi ve 1916'da 2 Kolordu Kurmaylığında aynı nitelikte bir göreve nakledildi (1918) Savaşın son iki yılında Harbiye Nezaretinde idi Hasan Rıza, Ankara'da önce TBMM'ye hatip olarak girdi (1922) Bu görev, kendisini sürekli olarak Mustafa Kemal'in yakınında tutuyordu Mustafa Kemal, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, kendisini mutemet olarak Çankaya Köşkü'ne aldı (1924) 1927'de özel kalem müdürü, 1932'de genel sekreter vekili, 1934'te de genel sekreter oldu Genel sekreterliği sırasında bir dönem de Burdur milletvekilliği yaptı
Hasan Rıza'nın görevleri değişirken aynı kalan bir şey vardı; Mustafa Kemal'in kendisine karşı beslediği güven ve bu güven sebebiyle Mustafa Kemal'in değişmez vekil harçlığı Bu görevle, Hasan Rıza başından sonuna Mustafa Kemal'in özel hesaplarını tutan ve harcamalarını yapan kişi olarak kalmıştır 1970 yılında İstanbul'da öldü

İSMET İNÖNÜ (1884 - 1973)



Asker, devlet adamı ve Türkiye'nin ikinci Cumhurbaşkanı Mustafa İsmet 1884 yılında İzmir'de doğdu İlköğrenimini Sivas'ta bitirdi 1882'de Sivas Askeri Rüştiyesi'ne girdi 1895'te Rüştiye'yi tamamladı Bir yıl Sivas'ta, Mülkiye İdadisi'nde okudu 1897'de bu okulu bitiren Mustafa İsmet, Halıcıoğlu'nda (İstanbul) o zaman "Mühendishane-i Berrii Hümayun" denilen kara topçu okuluna girdi 1903'te Harbiye'yi bitirdi Yüksek askeri eğitime yatkın görüldüğünden, 1903'te Pangaltı'daki Harp Okulu'nda bulunan Erkânı Harbiye'ye (Kurmaylar Akademisi) alındı Mustafa İsmet'in Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir, Fethi Okyar, Ali Fuat Cebesoy, Asım Gündüz vd ile aynı çatı altında buluşup tanışması bu okulda başladı
Mustafa İsmet Bey, kıta stajını tamamlamak üzere, Edirne'de merkezleşen İkinci Ordu'da görevlendirildi Edirne'de 8 Topçu Alayı 3 Bölük komutanlığına atandı İki yıl bu görevde kaldı (12 Eylül 1906) Bölük stajı bitince 2 Ordu kurmay heyetine alınarak (25 Eylül 1908), Edirne'de 2 Süvari Tümeni'ne verildi 1907 yılı içinde, o sırada Selanik'te bulunan arkadaşı Fethi Bey'den dolaylı olarak aldığı bir mektupla, İttihat ve Terakki Partisi'ne girmiş, gizli teşkilatın başına geçmişti Genç Türkler İhtilali patlayınca (24 Temmuz 1908) Edirne'de fiilen, orduya ve sivil idareye el koydu Ertesi yıl 31 Mart 1909 irtica hareketi olarak bilinen İstanbul askerî ayaklanmasını bastırmak için Rumeli'den yürüyen Hareket Ordusu'na katıldı

İnönü, hayatının en önemli başarılarından birini Yemen'de elde etti Asi Yemen İmamı Yahya Hamidettin'le, hem de imamın elinde olan dağlık bölgede açık müzakereye girişti İmparatorluğun tarihinde devletin topraklarında, fakat Türk olmayan bir halkla, ilk defa önemli bir anlaşma imzalandı, yüz yıllık Yemen isyanları kesildi İsmet Bey'in oradaki görevi 26 Şubat 1910 ve 5 Mart 1912 tarihleri arasındadır

5 Mart 1912'de İstanbul'a geldi ve Harbiye Nezareti'nde, çoğunlukla Harbiye nazırı ve Başkomutan vekili Enver Paşa'nın emrinde, 1915 yılına kadar görevde kaldı 26 Nisan 1912'de binbaşı, 23 Kasım 1914'te kaymakam (yarbay) oldu 30 Ocak 1916'da kıta hizmetini yapmak üzere 4 tümen komutanlığına atandı Ondan sonraki askeri görevleri, Birinci Dünya Savaşı içinde ve hepsi de Doğu cephesiyle Suriye cephesinde geçti 14 Mayıs 1917'de 20 ve 2 Temmuz 1917'de 3 Kolordu komutanlıklarına atandı Ocak 1920'de Garp Cephesi komutanlığı görevini aldı Kuruluş halindeki düzenli ordu ile cephede Yunan kuvvetlerine karşı savaşan İnönü (İnönü Savaşları), yine aynı cephede Çerkez Ethem'le mücadele etti

Birinci İnönü Savaşı sonunda tuğgeneral olarak İzmir'e varışından birkaç gün sonra, 13 Eylül 1922'de tümgeneral, aynı yılın 30 ağustosunda da korgeneral oldu

Mudanya Mütarekesi görüşmelerini yürütmek üzere Mustafa Kemal tarafından görevlendirildi (26 Ekim 1922) Daha sonra Lozan Konferansı'na gidecek heyete başkan olarak seçildi Bu görevi bakan düzeyinde yerine getirmesi gerektiği için Dışişleri bakanlığına getirildi Lozan'a giden İsmet Paşa, buradan başarılı bir diplomat olarak döndü Lozan'dan dönüşünde başbakanlığa getirildi (29 Ekim 1923) ve kısa bir süre bu görevden ayrıldıktan sonra 3 Mart 1925'te tekrar hükümet başkanı olunca, bu görevi 1937'ye kadar sürdü

Atatürk'ün ölümünden sonra yeni bir devlet başkanı seçiminde ilk akla gelen isimdi Nitekim 11 Kasım 1938'de 348 üyenin hazır bulunduğu Millet Meclisi'nde yapılan seçimde İnönü'nün aldığı oy sayısı 348'di

1950 seçimleri Türkiye'de 27 yıllık CHP iktidarına son verdiği vakit, 14 yıllık Başbakan ve 12 yıllık devlet başkanı İsmet Paşa sonucu kaçınılmaz sayıyordu İsmet paşa, 1972'de partiden ayrıldıktan ve siyasî hayatını eski cumhurbaşkanı olarak yararlandığı Senato üyeliğine inhisar ettirdikten sonra, yalnız 1973 seçim kampanyası sırasında siyasi sahnede bir kez daha göründü

İsmet Paşa, 25 Aralık 1973'te öldüğü vakit nereye gömüleceği konusu karara bağlandı ve Anıtkabir olarak belirlendi

İZZETTİN ÇALIŞLAR (1882 - 1951)



Asker, Kurtuluş Savaşı komutanlarından ve siyaset adamı 1882 yılında Yanya'da doğdu İstanbul'da Milli Savunma Bakanlığı Personel Dairesi emrinde çalışmayı reddederek Mudanya'da Milli Mücadele kuvvetlerine katıldığında (1 Temmuz 1920) yarbaydı O tarihe kadar Üsküp'ten Anafartalar'a uzanan çeşitli yerlerde görev yaptı Çalışlar, Milli Mücadele'yi yürüten kuvvetlerden 23 Tümen komutanlığına atandı, 20 Kolordu'nun da komutan vekilliğiyle görevlendirildi Kütahya-Eskişehir, Birinci ve İkinci İnönü ve Sakarya Meydan Savaşları'nda tümen ve grup komutanı olarak bulundu 1921'de albaylığa, 1922'de generalliğe yükseldi 1926'da korgeneral oldu Bu sırada 1 Ordu'ya komuta ediyordu ve bir ara İzmir valiliği ile Askerği Mahkeme üyeliği de ek görev olarak kendisine verilmişti Çalışlar, 1930'da orgeneralliğe yükseltildikten sonra ordu komutanı olarak 1939'a kadar görevini sürdürdü Emekliye ayrıldıktan sonra Aydın (1939), Muğla (1940 ve 1943), Balıkesir (1943) milletvekili olarak Meclis'de bulundu 1951 yılında İstanbul'da öldü

KAZIM KARABEKİR (1882 - 1948)



Asker, Milli Mücadele kahramanlarından ve siyaset adamı 1882 yılında İstanbul'da doğdu İlköğrenimini değişik yerlerde tamamladı Ortaokul ve liseyi Fatih Askeri Rüştiyesi'nde ve Kuleli Askeri Lisesi'nde okudu Karabekir, Harp Okulu'nda Mustafa Kemal ile tanıştı1902'de Harp Okulu'nu, 1905'te Harp Akademisi'ni bitirdi1909'da İstanbul'da patlak veren 31 Mart Olayı'nı bastırmak üzere buraya gönderilen Hareket Ordusu'nda Mustafa Kemal ile birlikte Kazım Karabekir'de vardı
Birinci Dünya Savaşı başlarında yarbaylığa yükselen Karabekir, savaş yılları boyunca İran sınırında, Halep'te, Doğu Cephesi'nde, Çanakkale'de bulundu 1917'de atandığı Diyarbakır'daki 2 Kolordu komutanlığından sonra, Erzincan yakınındaki Kafkas Kolordusu'nun başına getirildi ve bu görevi sırasında Emenileri püskürterek Erzincan ve Erzurum'u geri aldı Sarıkamış'taki kolordu ile işbirliği yaparak Kars ve Gümrü kalelerinin alınmasında üstün başarı gösterdi Bunun sonucu olarak da generalliğe yükseltildi

Karabekir'in hayatındaki önemli dönüm noktalarından biri Doğu'daki görevine gidişiyle başlar Asıl başlangıç tarihiyse Mustafa Kemal'in Samsun'a çıktıktan sonra, kendisiyle temasa geçmesidir O günden başlayarak Karabekir'in sınıf arkadaşı Mustafa Kemal ile tam bir işbirliği yapacak ve bu beraberlik Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar sürecektir

Kazım Karabekir Doğu'da Milli Mücadele'yi sürdürürken Edirne milletvekili olarak birinci Büyük Millet Meclisi üyeleri arasına girdi ve böylelikle siyasi hayata atıldı 1923 seçimlerinde de İstanbul'dan milletvekili seçildi Aynı zamanda merkezi Ankara'da olan 1 Ordu'nun komutanlığı görevini aldı 1dönem milletvekilliği sırasında pek faal olamayan Karabekir, 1923'ten sonra Parlamento'da sayıları oldukça azalan Mustafa Kemal'in muhalifleri arasında yer aldı Çok geçmeden de Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez Paşalarla birleşerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu (1924) ve bu partinin genel başkanlığını üzerine aldı Partinin ömrü uzun olmadı ve 1926'da Mustafa Kemal'e karşı yapılan suikast girişiminden sonra kapatıldı Kazım Karabekir 1948 yılında Ankara'da öldü

KAZIM ÖZALP (1880 - 1968)



Devlet adamı 1880 yılında Köprülü-Yugoslavya'da doğdu Harp Okulu'nu (1902) ve Harp Akademisi'ni (1905) bitirdi Selanik'te 36Alay 2Bölük komutanlığına atandı Daha sonra, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne giren Kazım Bey, 31 Mart isyanını bastıran hareket ordusuyla birlikte İstanbul'a geldi (1909) Balkan Savaşından sonra, İstanbul Merkez Komutanlığı yardımcılığına atandı (1913) 1914'te Binbaşı oldu Van Seyyar Jandarma Alayı komutanıyken(1914), IDünya Savaşı'na katılarak Ruslara karşı savaştı Yunanlıların İzmir'i işgalinde, Balıkesir'deki 61Tümen komutanlığında görevliydi ve o çevrede Kuvayı Milliye'yi örgütledi Bu arada Balıkesir Milletvekili olarak TBMM'ye girdi (1920) Meclis tarafından İzmir Şimal Cepheleri komutanlığına atandı Sakarya Savaşı'na ve Büyük Taarruz'a katılarak 1921'de Tümgeneral, 1922'de Korgeneral oldu 1922-1924'te Milli Savunma Bakanı, 1924-1935'te Meclis Başkanıydı Bu arada orgeneralliğe yükseldi (1926) 1935'te ikinci defa Milli Savunma Bakanlığına getirildi 1943'te CHP Meclis grup başkanvekili oldu 1950 seçimlerinde Van'dan milletvekili seçildi ve 1954'te siyasi hayattan çekildi

KILIÇ ALİ (1888 - 1971)



Asker ve siyaset adamı Askeri okulu bitirdikten sonra binbaşı rütbesiyle IDünya Savaşına katıldı Kurtuluş Savaşında Maraş, Antep yöresinde milli kuvveti kurmakla görevlendirildi Karayılan ve Şahin Bey ile birlikte bu bölgede çıkan ayaklanmaları ve Kırşehir isyanını bastırdı Maraş, Antep ve Urfa'da bulunan Fransız kuvvetlerine karşı yapılan çatışmalardaki başarısı ona, Antep kahramanı olarak ün sağladı Ağrı isyanı sırasında kurulan İstiklal Mahkemeleri'nde üyelik yapan Kılıç Ali, 1920-1938 yılları arasında Antep milletvekilli olarak TBMM'de bulundu 1970'de Yeni Türkiye Partisi'nin kurucuları arasında yer aldı "Hatıralarını anlatıyor" (1955), "Atatürk'ün Hususiyetleri" (1955), "İstiklal Mahkemesi Hatıraları" (1955) adlı kitapları vardır

MAZHAR MÜFİT KANSU (1873 - 1948)



Siyaset adamı ve idareci 1873'de Denizli'de doğdu Edirne'de gördüğü ilk ve orta öğreniminden sonra Gelibolu'da (1891) ve Edirne İdadisi'nde tarih ve matematik öğretmenliği yaptı 1897'den sonra idareci olarak görev alan Kansu, Havza, Çorlu, Çisriergene ve İskeçe kaymakamlığında, 1908'den sonra da Gümülcine, Lazistan, Mersin, İzmit ve Balıkesir mutasarrıflıklarında bulundu İdareciliğinin yanı sıra siyasetle de ilgilenerek İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin üyeleri arasında yer aldı 1918'de Rus istilasından yeni kurtulan Bitlis'e vali atandı Heyeti Temsiliye üyeliğine seçildi Heyet, Ankara'ya geldiği sırada İstanbul'da son Meclisi Mebusan toplanıyordu Kansu, Mustafa Kemal'in de isteğiyle İstanbul'a gitti Felahı Vatan Grubunun çalışmalarına katıldı ve Meclise Hakkari Milletvekili olarak girdi Heyet adına Vahdeddin ile görüşerek ona Anadolu'ya geçmesini teklif etti İstanbul işgal edilip Meclisi Mebusan feshedilince, Kansu gemiyle Beyrut'a geçti Oradan Silifke yoluyla Ankara'ya geldiği zaman TBMM açılmıştı Hakkari Milletvekili olarak görev aldı Milletvekilliği dışında Elazığ valiliğine atandı 1923, 1939 dönemlerinde Denizli Milletvekilliği ve 1925'te Doğu İstiklal Mahkemesinde başkanlık yaptı 1939-1946'da Çoruh milletvekili olarak siyasi hayatını sürdürdü Mustafa Kemal'in Milli Mücadele döneminde ve Cumhuriyet yıllarından olan Kansu'nun "Erzurum'dan ölümüne kadar Atatürk'le beraber" adıyla 4 Mart 1948'den Son Telgraf gazetesinde yayımladığı anıları, 1966'da Türk Tarih Kurumu tarafından iki cilt olarak basıldı 1948 yılında İstanbul'da öldü

MUSTAFA CANTEKİN (1878 - 1955)



Doktor ve siyaset adamı 1878'de Çorum'da doğdu İstanbul Tıp Fakültesi'nde okurken siyasetle ilgilendiği için kalebent olarak üç yıllığına Şam'a sürüldü Burada, İstanbul'dan uzaklaştırılmak amacıyla Şam'a atanan Mustafa Kemal ile tanıştı Dostlukları hemen o gün başladı Mustafa Efendi'nin kitapları ilk bakışta Mustafa Kemal'in dikkatini çekti
İki Mustafa'nın dostluğu hızla gelişti ve çok geçmeden kendilerine katılan, genç subaylardan, Kırşehirli Lütfi Müfit (Özdeş) Efendiyle birlikte gizli Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdular

Sürgünden döndükten sonra öğrenimini tamamladı Kurtuluş Savaşı başlarında Mustafa Kemal'in yanında yer aldı Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Kırşehir milletvekili olarak girdi 1950'ye kadar da sürekli olarak Meclis'te kaldı Milletvekilliğinin sürdüğü yıllarda bir ara da Afyon Askeri Hastanesinin başhekimliğini yaptı Savaş yaralılarını kurtarmak için çaba gösteren Mustafa Efendi, 1955 yılında Ankara'da öldü

MUSTAFA NECATİ (1894 - 1929)



Devlet adamı 1894 yılında İzmir'de doğdu İstanbul Hukuk Okulu'nda okudu İzmir Öğretmen okulunda kısa bir süre öğretmenlik, Özel Şark okulunda müdürlük yaptı (1915-1918) Avukatlık yaptı İzmir, Yunanlılar tarafından 15 Mayıs 1919'da işgal edilince, Balıkesir Cephesindeki çete savaşlarına katıldı Anzavur kuvvetlerine karşı, Kuvayı Milliye komutanı olarak savaştı Yunanlılara karşı girişilen savaşlarda da bulundu Balıkesir'de, İzmir'e Doğru gazetesinde Milli Kurtuluş Savaşını destekleyen yazılar yazdı Saruhan Milletvekili oldu (1920) İstiklal Mahkemesi başkanlığı yaptı Millet Meclisi'nin ikinci dönemine, İzmir Milletvekili olarak girdi Mübadele ve İmar ve İskan bakanlığına (1923) daha sonra da Adliye bakanlığına getirildi (1924) İki yıl kadar Öğretmenler Birliği başkanlığında bulundu 1925 yılından, ölünceye kadar da Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekilliği) yaptı Hayatının en önemli ve en etkili görevi budur
Mustafa Necati, 1928'da eğitimimizi daha üstün bir duruma getirmek için acele alınması gereken tedbirleri düşünmüş ve kanun haline getirmişti İlk defa temelli olarak ve çok sayıda öğretmen yetiştirmekle zorunlu ilköğrenimi gerçekleştirme yolunu açtı Onun zamanında kabul edilmiş kanunlarla öğretmenlik, bir meslek haline geldi 1928'de Türk harflerinin kabul edilmesiyle eğitimimizde görülen gelişme de onun zamanında gerçekleşti

Sürgünden döndükten sonra öğrenimini tamamladı Kurtuluş Savaşı başlarında Mustafa Kemal'in yanında yer aldı Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Kırşehir milletvekili olarak girdi 1950'ye kadar da sürekli olarak Meclis'te kaldı Milletvekilliğinin sürdüğü yıllarda bir ara da Afyon Askeri Hastanesinin başhekimliğini yaptı Savaş yaralılarını kurtarmak için çaba gösteren Mustafa Efendi, 1955 yılında Ankara'da öldü

MUZAFFER KILIÇ (1897 - 1959)



Mustafa Kemal'in yaveri 1897'de İstanbul'da doğdu Harp Okulu'nu, topçu teğmeni olarak bitirdi Galiçya Cephesi'nden sonra Filistin'de 7 Ordu Müfettişliği yaverliği yaptı ve bu sırada 7 Ordu'yu komuta eden Mustafa Kemal'in karargahına geçti Kumandanın emir subayı oldu Bu beraberlik 1930 yılına kadar sürdü Erzurum ve Sivas kongrelerinde, Heyeti Temsiliye çalışmalarında Mustafa Kemal'in sivil karargahında kaldı Ankara'ya geldikten sonra görevini sürdürdü
Muzaffer Kılıç, Cumhuriyet'in ilanından sonra, baştan beri Mustafa Kemal'in yanındaki diğer subaylarla birlikte, terfi etti ve yüzbaşı oldu Çankaya Köşkü'ndeki görevini aksatmadan, Ankara Hukuk Mektebi'ne girdi ve 1928'de mezun oldu Kısa bir süre sonra da iş hayatına atıldı Ticaretle uğraştı Bir nebati yağ fabrikası kurdu Bu arada İstanbul Şehir Meclisi üyeliğine seçildi ve uzun yıllar burada kaldı Aynı zamanda Ankara Anonim Türk Sigorta Şirketi'nin yöneticiliğini üstlendi 1939'da bir dönem Giresun milletvekilliği yaptı

1959'da özel işlerini izlemek için Ankara'ya giden Muzaffer Kılıç Kızılay'da, sokakta geçirdiği bir kalp krizi sonunda öldü

MÜFİT ÖZDEŞ (1874 - 1940)



Asker ve siyaset adamı 1874 yılında Kırşehir'de doğdu Harp Akademisindeyken çöküşe hızla yaklaşan Osmanlı İmparatorluğunun kaderini değiştirmenin yollarını arayan genç subaylar arasında idi Hürriyetçi görüşleri benimsemiş olan Mustafa Kemal ve Ali Fuat Cebesoy gibi subaylarla yakın ilişkiler kurdu Bu arkadaşları ile birlikte gizli bir gazete çıkarma çabası içine girdi
Girişimin cezası korktuğundan hafif oldu ve rütbesinin geri alınmasını beklerken, sürgün niteliğinde bir atanma emri aldı Mustafa Kemal ile birlikte Şam'a gönderildi

İstanbul'da başlayan dostluk Şam'da daha koyulaştı Mustafa Kemal ile hemen her vakit beraber idiler Çok geçmeden sürgünde tanıştıkları, tıp öğrencisi Mustafa Efendi, düşüncelerine yeni unsurlar ekledi Aslında o da siyasetle ilgilendiği için İstanbul'dan uzaklaştırılmıştı

Çok geçmeden bu üç arkadaş düşüncelerini gerçekleştirmek için bir örgüt meydana getirmeye karar verdiler ve Vatan ve Hürriyet Cemiyetini kurudular Gizli cemiyetin karargahı tıp öğrencisi Mustafa Efendinin dükkanıydı Lütfi Müfit, Milli Mücadelenin başından itibaren eski arkadaşı Mustafa Kemal'in yanında yer aldı Kurtuluş savaşının sonuna kadar cephelerde savaştı Savaşın sonunda Binbaşılıktan emekliye ayrılarak Meclise girdi ( 1923) 1939'a kadar Milletvekilliği yaptı Bu süre içinde bir ara Şehremaneti müfettişliği yapan Lütfi Müfit 1940'da İstanbul'da öldü

NURİ MEHMET CONKER ( 1882-1937)



1882 yılında Selanik'de doğdu 1902'de Harbiye'yi, 1905'de Harp Akademisi'ni bitirdi Atatürk'ün çocukluk ve silah arkadaşıdır Conker Selanik'te 3 Ordu'da, Hareket Ordusu'nda, Arnavutluk Harekatında, Afrika'da Trablusgarp ve Bingazi muharebelerinde, Anafartalar'da ve Conkbayırı muharebelerinde, doğuda Muş Cephesinde bulundu İleri saflarda yer aldığı Bolayır ve Conkbayırı muharebelerinde yaralandı
Nuri Conker, 1920 Haziranında Ankara'ya gelerek Kurtuluş Savaşı'na katıldı Kendisine önce TBMM tarafından basın ve istihbarat müdürlüğü görevi, bir süre sonra da Ankara bölge komutanlığı verildi Kısa bir süre de Ankara valiliği yaptı 1921 Mart ayı için de bazı satın alma işleri için Almanya'ya gönderildi; Eylül 1920, Mart 1921 tarihlerinde 41 Tümen komutanlığı ve aynı zaman da Adana Valiliği görevini yürüttü

1921 yılında kendi isteğiyle emekli olan Conker, 1925-1927 yılları arasında Kütahya Milletvekilliği, 1932-35 yılları arasında da Gaziantep milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi başkan vekilliği yaptı Conker'in "Zabit ve Komutan" adlı bir eseri vardır 1937 yılında Ankara'da öldü

ÖMER NACİ ( 1878-1916)



1878 yılında İstanbul'da doğdu Bursa'daki Işıklar Askeri Lisesi'nde okurken hocaları da, arkadaşlarının hemen hepsi de kendisinin geleceğin başarılı bir askeri değil de güçlü bir şair ve ateşli bir hatip olarak görüyorlardı Çok okuyordu, okuduklarının çoğu Namık Kemal'in, Tevfik Fikret'in şiirleri ve Jön Türklerin gizli yayınlarıydı Bu yüzden de sık sık başı derde giriyordu Bunun sonucu olarak Bursa'daki öğrenim yıllarında izin zamanlarını okulun cezaevinde geçiriyordu
Okuldan kovulmasının düşünüldüğü bir sırada bir hocasının arka çıkmasıyla1895 yılında Manastır İdadisi'ne sürüldü Ne var ki Ömer Naci'nin bu yeni okulda ilk ilgilendiği kişilerden biri de o tarihlerde aynı okulda okuyan Mustafa Kemal oldu Ömür boyu sürecek bir dostluk hemen o günlerde başladı Ömer Naci güzel konuşmasıyla Mustafa Kemal'i etkiledi Ömer Naci Subay çıktıktan sonra İttihat ve Terakki Fırkasına girdi; burada yönetim kurulu üyeliğine kadar yükseldi; İttihat ve Terakkicilerin hükümeti ele geçirmelerini sağlayan Babıali Baskınını düzenleyenlerin başında o vardı Subay olarak Kafkas Cephesinde, İran'da bulundu Buralarda Teşkilatı Mahsusa görevlisi olarak baskınlar düzenledi, çete savaşları vardı 1916 yılında Kerkük'te bulunduğu bir sırada Tifüse yenildi ve öldü

RAUF, HÜSEYİN ORBAY (1881-1964)



Rauf Orbay 1881 yılında İstanbul'da doğdu Milli Mücadele'ye katılmak üzere Anadolu'ya geçtiğinde imparatorluğun hemen her yanına ün salmış milli kahramanlardan biriydi Bahriye Mektebi'ni bitirmiş, Balkan Savaşı sırasındaki deniz savaşlarında büyük başarılar göstermiş ve bu nedenle "Hamidiye Kahramanı" ünvanını kazanmıştı İzzet Paşa kabinesinde Bahriye nazırlığı yaptı, bütün bu parlak başarıların sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş belgesi olan Mondros Mütarekesini imzalamak zorunda kaldı Malta sürgününden dönen Rauf Orbay 1921'de Ankara'ya gittiğinde kendisine Nafia vekilliği verildi Bakanlıktan ayrıldığı yıl Meclis ikinci başkanlığına seçildi, 1922-1923 arasında bir kaç ay Başbakanlık yaptı 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulduğunda Rauf Orbay, daha önce İkinci Grupta başlattığı muhalefetini bu toplulukta sürdürmeyi daha uygun buldu 1942-1944 yılları arasında Türkiye'nin Londra büyükelçisi oldu Rauf Orbay 1964 yılında öldü

REFET BELE (1881-1963)



Refet Bele 1881 yılında İstanbul'da doğdu 1899 yılında Harp Okulu'nu, 1912'de Harp Akademisi'ni bitirdi Birinci Dünya Savaşı'nda Filistin Cephesi'nde İkinci Gazze Muharebesi'nde başarı sağladı Milli Mücadele ve Kurtuluş Savaşı'ndaki görevi, Mustafa Kemal ile birlikte Samsun'a çıkışıyla başladı Refet Bey, merkezi Sivas'ta bulunan ve Mustafa Kemal'in müfettiş olarak görevlendirildiği 3 Ordu'ya bağlı, 3 Kolordu komutanlığına atandı Erzurum Kongresi'ne ve Samsun delegesi olarak Sivas Kongresi'ne katıldı Aydın ve çevresinde ayaklanmalar başlayınca burada görevlendirildi Daha sonra Çerkez Ethem Ayaklanması'nı bastırdı Bu arada generalliğe yükseltilerek Dahiliye vekilliğine ve Batı Cephesi komutanlığına atandı 1922'de Doğu Trakya'yı geri almakla görevlendirildi
Cumhuriyet' in ilânından sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na girdi 1926 yılında milletvekilliğinden ve askerlikten ayrılan Refet Bele, 1935-1939 ve 1946-1950 tarihlerinde İstanbul milletvekili seçildi

RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN (1892-1959)



Ruşen Eşref Ünaydın 1892 yılında İstanbul'da doğdu Galatasaray Sultanisini ve Edebiyat Fakültesini bitirdi Askeri Baytar Alisi'nde, Darülmuallimini Aliyde, Türkçe ve Fransızca öğretmenliği yaptı Yazarlık hayatına 1914'te mütercimlikle başladı 1918'de Yeni Gün muhabiri olarak Kafkasya'ya, Tasviri Efkar muhabiri olarak Sivas'a gitti Dergi ve gazetelerde mülakat ve gezi türünde yazıları yayımlandı 1920'de Anadolu hükümetinin çağrısı üzerine İnebolu yoluyla Ankara'ya gitti; Türk Kurtuluş Savaşına katıldı 1922 yılında Buhara elçiliği başkatibi oldu Lozan Konferansında matbuat müşavirliği yaptı TBMM ikinci döneminde Afyonkarahisar Milletvekili seçildi Riyaseti Cumhur Umumi Katipliğinde, Tiran, Atina, Budapeşte elçiliğinde ve Roma, Londra ve Atina Büyükelçiliğinde bulundu 1952'de emekliye ayrıldı "Servet-i Fünun", "Donanma", "Tedrisat", "Türk Yurdu" ve "Yeni Mecmua"da yayımladığı mülakat, mensur şiir ve hatıra türünde yazılarıyla tanındı Mustafa Kemal Paşa'nın yakın çalışma arkadaşlarından biri olan Ruşen Eşref Ünaydın, Mustafa Kemal Paşa'yı Türk basınında ilk defa tanıtmasıyla ünlüdür

SALİH BOZOK (1881 - 1941)



Salih Bozok 1881'de Selanik'te doğdu Mustafa Kemal ile önce mahalle, daha sonra da okul arkadaşlığı daha başlangıçta kaderini çizmiş oldu İkisi de aynı okullarda okuduktan sonra aynı yıl Harp Okulunu bitirdiler Salih Efendi jandarma sınıfına seçilmişti Mustafa Kemal ise Akademiye devam edecek, kurmay olacaktı Mustafa Kemal Milli Mücadeleyi başlatmak üzere Anadolu'ya geçmeden önce ve Suriye Cephesi'nde bulunduğu sırada Salih Efendi'yi başyaver olarak yanına getirtti Sürekli beraberlik böyle başladı ve Salih Bey yarbaylıktan emekliye ayrıldıktan sonra bile Mustafa Kemal'in yakınında kaldı
Yüzbaşı Salih, Mustafa Kemal'in yanında, Heyeti Temsiliye'de görevli olarak Ankara'ya gitti Mustafa Kemal Meclis Başkanı iken o da Meclis Başkanı başyaveriydi Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı seçilince yarbay Salih de Cumhurbaşkanlığı başyaveri oldu Yarbay rütbesinde ordudan istifa ettiğinde önce, o zamanki adı Bozok olan Yozgat'tan milletvekili seçildi; milletvekilliği 1939 seçimlerine kadar her dönemde yenilendi; bu arada Mustafa Kemal'in sofrasındaki yerini ve çevresindeki görevini de muhafaza ediyordu Salih Bey bu dönemde İş Bankası'nın kurucuları ve hissedarları arasında yer aldı Mustafa Kemal'in ölümüyle Salih Bozok'un dünyası da yıkılmış oldu Milletvekilliği sürdüğü halde sağlık durumundan şikayet ederek Yalova'ya çekildi ve 1941 yılında öldü

TEVFİK RÜŞTÜ ARAS (1883-1972)



Tevfik Rüştü Aras 1883 yılında Çanakkale'de doğdu Beyrut Tıbbiyesi'ni bitirdi ve doktor olarak İzmir, Selanik ve İstanbul'da çeşitli görevlerde bulundu İttihat ve Terakkiye girdi Selanik'te Mustafa Kemal ile yakın arkadaş oldu 1918'de Meclisi Ali-i Sıhhi (Yüksek Sağlık Kurulu) üyesiydi 1920 yılında Ankara'da TBMM açıldıktan sonra Muğla'dan (müstakil Menteşe livası) milletvekili seçildi İlk dönemde Kastamonu İstiklal Mahkemesi üyeliğine getirildi 1920 sonbaharında, Türkiye Komünist Fırkası'nın kurucuları arasına girdi TBMM Hükümeti'nin Rus Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'ne ilk büyükelçi olarak gönderildiği Ali Fuat Paşa(Cebesoy) delegasyonu ile Moskova'ya gitti 1923'ten 1939'a kadar İzmir milletvekilliğinde bulundu
4 Mart 1925'te Takriri Sükun Kanunu'ndan sonra kurulan İsmet Paşa(İnönü) Kabinesi'nde Hariciye Vekili oldu Atatürk'ün ölümüne kadar kurulan bütün kabinelerde bu görevi sürdürdü Dışişleri komiseri Litvinov'un davetlisi olarak üç kere Rusya'ya gitti 1926'da Odesa'da 1930 da ve 1937'de Sovyet ileri gelenleriyle Moskova'da görüşmeler yaptı 1939'da Londra Büyükelçiliğine atandı ve üç buçuk yıl İngiltere'de kaldı 1943'te emekli oldu Savaşın sonlarında İstanbul basınında (Özellikle Tan gazetesinde) yazılar yazdı Demokrat Partinin kuruluş mücadelesini destekledi 1952-1959 yıllarında İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı

Tevfik Rüştü Aras'ın Dışişleri bakanlığı sırasında verdiği söylevleri Numan Menemencioğlu tarafından derlenerek bir kitap haline getirilmiştir "Lozan'ın İzlerinde On Yıl" (1937, Fransızcası; 10 ans surles traces de Lausanne), Uluslararası Diplomasi Akademisi tarafından yayımlanan "Diplomasi Sözlüğünde" (Dictionnaire diplomatigue) Türkiye'nin Dış Politikası (Lapolitigue exterieure de la Turguie) maddesini de Tevfik Rüştü yazmıştır Günlük basında çıkan yazılarının güncel olmayanlarını "Görüşlerim" (1945 ve 1963) adlı iki cilt kitapta toplayan Tevfik Rüştü Aras, 1972 yılında İstanbul'da öldü

YUNUS NADİ ABALIOĞLU (1880-1945)



Gazeteci Yunus Nadi Abalıoğlu 1880 yılında Fethiye'de doğdu Abalızade Hacı Halil Efendi'nin oğlu olan Yunus Nadi, ilköğrenimini Fethiye'de yaptı, Rodos adasında Süleymaniye Medresesinde, İstanbul'da Galatasaray Sultaniyesinde okudu Sonra Hukuk Mektebine devam etti 1900'da Malümat gazetesinde çalışmaya başladı 1910'da İttihat ve Terakki Cemiyetinin çıkardığı Rumeli gazetesinin başyazarı oldu 1911'de Meclisi Mebusan'a Aydın milletvekili olarak katıldı 1918'de İstanbul'da Yenigün gazetesini kurdu 1920'de Muğla Milletvekili olarak TBMM'ne girdi 1924'te İstanbul'da Cumhuriyet gazetesini kurdu ve ölümüne kadar başyazarlığını yaptı TBMM'nin 6 dönemine kadar Muğla Milletvekilliğini yapan Abalıoğlu, 28 Mart 1945'te tedavi için gittiği Cenevre'de öldü
  Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Mart 2012, 18:03   #6
KuzeY
 
KuzeY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: ATATÜRK Hakkında Herşey

İLK MECLİS KONUŞMASI

Muhterem Milletvekilleri

Bugün içinde bulunduğumuz vaziyeti, Meclisi alinizin nazarında tamamiyle tecilli ettirebilmek iin bazı beyanatta bulunmak istiyorum Vukubulacak maruzatım bir kaç devreye ayrılabilir Birincisi, Mütereke'den Erzurum Kongresi'ne kadar geçen zaman zarfındaki ahvele dairdir İkincisi, Erzurum Kongresin'den 16 Mart tarihine kadar, yani İstanbul'un düşmanlar tarafından işgal edildiği güne kadar; üçüncü safhası da 16 marttan bu dakikaya kadar olan ahvale dair olacaktır

Maruzatım bir takım vesaike müstenittir ki müsaade buyururlarsa o vesaiki icip ettikçe burada okuyacağım Yalnız birinci safhaya ait olacak maruzatım belki biraz şahsi olacaktır Fakat vaziyeti tamamiyle tenvir edebilmek için ondan bahsetmeyi lüzum görüyorum

Malümu alileridir ki Ahmet İzzet Paşa hükümeti miliyetler esasına müstenit adilane bir sulha nail olmak emeliyle müterekeye talip oldu İstiklal uğrunda namus ve şahametle dögüşen milletimiz 30 Teşrinievevlet 1334 tarihinde imza olunan müterekaname ahkamı bir tarafa bırakıldı Gün geçtikçe artan bir şiddetle, hukukı saltanat haysiyeti hükümet, izzeti nefsi millimiz tadiyata uğradı Heyeti itilafiyeden gördükleri tevvik ve fiili himaye sayesinde taabi osmaniyeden olan anasırı gayri müslime her yerde küstahane tecavize başladılar Meclisi Mebusan'ın feshi, kuvvetini milletten almayan hükümetimerkeziyenin sık sık değişmesi ve halkın vicdanından doğan milli birlik uğrundaki teşebbüsatın maalesef ihtirasatı siyasiyeye kurban edilmesi yüzünden aleme karşı mevcudiyeti milliyemiz ihsas edilemedi

Ecnebi kuvvetlerinin işgali altında inleyen payitahtımızda kan ağlayan bilumum erbabı hamiyet, münevveranı millet ve din ve devlete hizmetleri mesbuk zevatı aliye,makamı hilafet ve saltanatın ve istiklali millinin bu hatarnak vaziyeten kurtarılması ancak vicdaenı miliden doğan birliğin azmu iradeine müftekir bulunduğuna iman getirdiler Fakat İstanbul'un tahti tazyikve muhasarada bulunan muhittinde icabatı hamiyeti ifaya maddeten imkan kalmamıştır İşte bu bırada idi ki Anadolu'ya mülki ve askeri hususatla muvazzaf olmak üzere ordu müfettişliğine tayin edildim Bu teveccühü din ve millete hizmet etmek için en büyür bir mazhariyeti ilahiye addeyledim

Vicdanı millinin iradei aliyesine tabi olarak mileti müstakil, vatanımızı masum görünceye kadar çalışmak ahdiyle 16 Mayıs 1335 günü Dersaadet'I terk eyledim Samsun'da işe başladım

İlk düşündüğüm, memleketimizde aşayişinistikrarına kendi vasaitimiz ile muktedir bulunduğumzu görmek oldu Esasen Canik livasının vaziyeti hususiyesi de bu bapta en seri davranmayı müstelzim bulunmakta idi Filhakika Rumların hakimiyetini ve İslam unsurunun esaretini istihdaf eden ve Atina ve Dersaneadet komiteleri tarafından idare olunan Pontus hükümeti amali, Karadeniz sahili ile kısmen Amasya ve Tokat'ın şimal kazalarında mukim Osmanlı Rumlarının hayalhanelerini çılgınca bürümüştü İttihaz olunan tedabir sayesinde muvaffakıyetli netayic istihsal edildi Fakat ittihaz olunan tedabir ve muvaffakıyet, yalnız Pontus havalisine ait ve mevzii idi Halbuki hergin haksızlıklarını arttıran İtilaf Devletlerine mevcudiyeti milliyetimizi siyaseten isbat etmek ve fiili tecavüzler karşısında milletin inamus ve istiklalini bilfiil müdafaa etmek pek mühimdi Esasen şarkta ve garpta henem memleketimizin her tarafında müdafaa ve muhafazai hakuki millet ve memleket için cemiyetler teşkil edilmişti Bu cemiyetler düşmanların esaret boyunduruğuna girmemek kastiyle milli vicdanın azim ve iradesindendoğmuş yegane tetkilat idi Bu sıralarda idi ki, mumum belediye riyasetlerine, Dersaadet'te İngiliz Muhipler Cemiyeti teşekkül ettiği ve her tarafta bu Cemiyete iştirak ile İngiltere müzaheretinin talep edilmesi lüzumu hakkında Sait Molla imzasıyla bir telgraf geldi Bu meselede Hükümetin alakasının derecesini anlamak için sadrazam olan Ferit Paşa'dan keyfiyeti istilam ettim Hiç bir cevap alamadım Kendisinin eşhası meçhule tarafından böyle gayrı muttarit ve muhtelif siyasi maceralara teveccühündeki teşebbüsatın azim fekaletlere sebep olacağını takdir eden milet Sait Molla'nın tebliğine havalei sem'I itibar etmedi Binlerce tecavüz ve haksızlılar altında inleyen ve İzmir vakayı feciası karşısında kan ağlayan millet, hükümeti merkeziye ve İtilaf Devletleri mümessillerinden ağlayarak istimdat ve istidayı hak ederken,müteaddit beledeyi riyasetleri ve birçok Müdafaai Hukuki Milliye cemiyetleri mariftiyle aldığım telgrafnamelerde hakkımda itimat beyan olunarak benden bu hususta hizmet ve fedakarlık talep ediliyordu

Hayat ve şahsiyetim kendi malı olan necip ve mazlum milletimizin bu haklı talebi üzerine artık benim için en mukaddes vazife, iradei milliyeye mutavaatı her şeyin fevkinde görmekti Bunun üzeirne yaptığım bir tamimle kat'I sözümü verdim İşbu tamimin son cümleleri tuydu

Geçirdiğimiz şu hayat ve memat günlerinde umum miletçe her taraftaki amal ve tezahürat ile temine azmedilen istiklali millimiz uğrunda bütün mevcudiyetimle çalıştığımı temin eylerim Bu emeli mukaddes uğrunda miletle beraber nihayete kadar çalışacağımı da mukaddesatım namına söz veririm

İzmir İktisat Kongresi

Efendiler;
Aziz Türkiye'mizin iktisadi tealisi esbabını aramak ve bulmak gibi vatani, hayati ve milli bir gaye-i mukaddese için bugün burada toplanmış olan sizlerin, muhterem halk mümessillerinin huzurunda bulunmakla çok mesut ve bahtiyarım

Efendiler;
Uzun gafletlerle ve derin lakaydi ile geçen asırların bünye-i iktisadiyemizde açtığı yaraları tedavi etmek ve çarelerini aramak; memleketi mamuriyete, milleti refahiyet ve saadete isal yollarını bulmak için vuku bulacak mesainizin muvaffakiyetle neticelenmesini temenni eylerim

Arkadaşlar;
Sizler, doğrudan doğruya milletimizi temsil eden halk sınıflarının içinden ve onlar tarafından müntahab olarak geliyorsunuz Bu itibarla memleketimizin halini, ihtiyacını, milletimizin elemlerini ve emellerini yakından ve herkesten daha iyi biliyorsunuz Sizin söyleyeceğiniz sözler, alınması lüzumunu beyan edeceğimiz tedbirler, halkın lisanından söylenmiş telakki olunur ve bunun için en büyük isabetlere malik olur Çünkü halkın sesi, hakkın sesidir

Efendiler;
Tarih, milletimizin itila ve inhitatı esbabını ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır Şüphe yok bütün bu sebepler hadisat-ı ictimaiyede müessirdirler Bir milletin doğrudan doğruya hayatiyle alakadar olan, o milletin iktisadiyatıdır Tarihinin ve tecrübenin tespit ettiği bu hakikat bizim milli hayatımızda ve milli tarihimizde tamamen mütecellidir Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa itila, inhitat esbabının iktisadi mesailden başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır

Efendiler;
Tarihimizi dolduran zaferler, yahut izmihlallerin kaffesi ahval-i iktisadiyemizle münasebettar ve alakadardır Yeni Türkiye'mizi layık olduğu mertebe-i resanete isâl edebilmek için, behemehal iktisadıyatımıza birinci derecede ve en çok ehemmiyet vermek mecburiyetindeyiz, zamanımızın tamamen bir iktisat devrinden başka bir şey değildir

Bir milletin esbab-ı hayatiyesini, refahiyet ve saadetini teşkil eden iktisadıyatla iştigal etmemesi, edememesi nazar-ı dikkati calib bir keyfiyettir İtirafa mecburuz ki, iktisadiyatımıza lüzumu kadar ehemmiyet verememiş bulunuyoruz Bir milletin esbab-ı hayatiyesiyle iştigal etmemesi veya edememesi, o milletin yaşadığı edvar ile ve o edvarı tesbit eden tarih ile çok alakadardır Bunun esbabını geçirdiğimiz edvarda, bilhassa tarihimizde arayabilirsiniz Şimdiye kadar hakiki manasıyla milli bir devir yaşamadık, binaaleyh milli bir tarihe malik olamadık

Bu noktaya biraz izah edebilmiş olmak için hep beraber Osmanlı tarihini hatırlayalım: Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün mesai milletin arzusu, amali ve ihtiyacat-ı hakikiyesi nokta-i nazarından değil, şunun, bunun amalini, ihtirasatını tatmin nokta-i nazarından vukubulmuştur

Mesela, Fatih İstanbul'u zaptettikten sonra yani Selçuki Saltanatiyle Şarki Roma İmparatorluğu'na tevarüs eyledikten sonra Garbi Roma İmparatorluğu'na da konmak istedi Bunun içinde büyün milleti bu hedefe doğru sevketti

Mesela; Yavuz Sultan Selim, Fatih'in açtığı Garb cephesini tesbit ile beraber Asya İmparatorluğu'nu birleştirerek büyük bir İslam ittihadı meydana getirmek istedi

Kanuni Süleyman, her iki cepheyi tevsi etmek, bütün Bahr-i sefidi bir Osmanlı havzası haline getirmek Hindistan üzerinde nüfuz tesisi gibi şahane bir siyaset takib etmek istedi ve tabii bunun içinde unsur-ı asliyi, milleti kullandı

Arkadaşlar;
Bütün bu ef'al ve hareket tetkik olunursa, görülür ki, bu kudretli ve azametli padişahlar, siyaset-i hariciyelerini; emelleri, arzuları ve ihtiraslarına istinad ettirmişler ve teşkilat ve siyaset-i dahiliyelerini, bu mevlud-i ihtirasat olan siyaset-i hariciyelerine göre, tanzim mecburiyetinde kalmışlardır

Halbuki teşkilat-ı dahiliyenin, siyaset-i dahiliyenin vüs'at ve tahammül derecesinde bir siyaset-i hariciye takib eylemek mecburiyeti vardır Aksi takdirde felaket ve hüsran muhakkaktır

Filhakika Osmanlı Hakanları asıl olan bu noktayı unuttular Bütün ef'al ve harekatlarını hayaller ve emeller üzerine bina ettiler "Teşkilat-ı dahiliyeyi" siyaset-i hariciyeye uydurmak mecburiyeti hasıl olunca, zaptettikleri mahallerdeki anasırı, olduğu gibi muhafaza mecburiyetinde kaldıktan başka onlara istisnalar, imtiyazlar bahşettiler

Diğer taraftan unsur-i asliyi, uzun seferlerde, fütuhat meydanlarında dolaştırttılar ve bu suretle kendi kendini tahrib etmiş oluyordu

Bu itibarla Millet, yani unsur-i asli kendi evinde, kendi yurdunda esbab-ı hayatiyesini istihsal için çalışmaktan mahrum bir halde bulunuyordu Bu tacidarlar, milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla iktifa etmiyorlar; belki fütuhat dairesi dahiline giren halkı memnun etmek, ecnebileri memnun etmek için, unsur-i aslinin hukukundan menabi-i iktisadiyesinden bir çok şeyleri (atiyye) olarak onlara bahşediyorlardı

Mesela Fatih zamanında Cenevizlilere verilen imtiyazlar bu kabildendir Nitekim bu imtiyazlarla açılan yol bilahare kendisinden sonra tevesü etmiş bulunuyordu Ve bu imtiyazat, devletin en kuvvetli zamanında, vukubuluyordu ve bunlar, mahza ihsan-ı şahane olmak üzere vukubuluyordu Kanuni zamanında Venediklilerle bir ticaret muahedesi yapılmak istenmişti Padişah bunu şerefine mugayir buldu Zira ona göre muahede, müsavi devletler arasında yapılabilirdi Halbuki o zaman Venedikliler bir bende makamında idiler Öyle olmakla beraber ona müsaadatta bulunuldu İşte bu müsaade kelimesi bilahare (kapitülasyon) kelimesi ile tercüme edilmişti Bu, arz-ı teslimiyete mecbur olanlar ve bir kal'a içinde mahsur olanlar arasında kullanılan bir kelimedir

Millet, eviyle ve esbab-ı hayatiyesiyle iştigalden memnu olarak diyar diyar dolaştırılıyorken bu diyarlar halkı birçok imtiyazlara malik olarak çalışıyor, yani fatihler unsur-i asliyi peşine takarak kılıçla fütuhat yaparken, zaptolunan memalik ahalisi kazandıkları imtiyazlarla, muhtariyetlerle sapanlarına yapışıyorlar ve toprak üzerinde çalışıyorlardı

Fakat efendiler alelacele fütuhat yapanlar, sapanla fütuhat yapanlara binnetice terk-i mevki etmeğe mahkümdur (Alkışlar) Bu bir hakikattir ki , tarihin her devrinde aynen vakidir Mesela Fransızlar Kanada'da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiştir Bir müddet kılıçla sapan yekdiğeriyle mücadele ettiVe nihayet sapan galebe çalarak İngilizler Kanada'ya sahip oldu (Alkışlar) Efendiler;
Kılıç kullanan kol yorulur, fakat sapan kullanan kol her gün daha çok kuvvetlenir ve her gün toprağa daha çok sahib olur (Alkışlar)

Efendiler;
Osmanlı fatihleri, hakanları, müstevlileri unsur-i asli ile beraber sapanın önünde mağlup olup ric'ate başladıktan sonra asıl felaketlerin büyüğü başladı Atiyye-i Şahane olarak ecnebilere bahşedilmiş olan ve memleket dahilindeki gayr-ı müslimlere verilen herşeyi hukuk-i müktesebe telakki olundu Fakat ecnebiler bununla iktifa etmediler; her gün bunu tevsi için aradılar ve buldular Anasır-ı dahiliye, muhafazaya muktedir oldukları imtiyazata istinaden ve haricin tertibat ve müzaharetine sığınarak siyasi bir mevcudiyet iktisabı için çalışmaktan geri durmadılar Ecnebiler bir taraftan anasır-ı dahiliyeyi teşvik, diğer taraftan müdahale ile devlet ve millet aleyhine yeni imtiyazlar alıyorlardı Bu tazyikat-ı mütemadiye altında zaten fakir düşmüş olan anayurdu ve unsur-i asli, devlete verebilecek parayı güç tedarik edebiliyorlardı Fakat tacidarlar, saraylar, bab-ı aliler debdebeyi idame için paraya muhtaçtırlar Bunun için, bunu temin çarelerine tevessül etmiştiler O çarelerde harici istikrazlar akdi oluyordu Fakat istikraz şeraitini o kadar fena yapıyorlardı ki, bazılarını ödemek mümkün olmamaya başladı Ve nihayet birgün devletler Osmanlı Devleti'nin iflasına karar verdiler ve düyun-ı umumiye belasını başımıza çöktürdüler

Efendiler;
Milletin duçar olduğu bu hazin hal ve bu sefaletin esbabını arayacak olursak, doğrudan doğruya devlet mefhumunda buluruz Biliyorsunuz ki, Osmanlı Devleti saltanat-ı şahsiye ve en son beş on sene zarfında da saltanat-ı meşruta esasına müsteniden idare-I hükümet ediyordu Saltanatı şahsiyede her hususta yalnız tacidarların arzu, emel ve iradeleri hakimdir

Milletin arzu, emel, irade ve ihtiyaçları mevzuubahis olmaktan uzaktır Millet, amal ve iradesinden tecerrüd etmiştir Tacidarlar kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir şahsiyet-i ilahiye farzederler Etrafını alan menfaatperestan, padişahın zihniyet ve arzusunu bir lazıme-i semaviye, bir lazıme-i Kur'aniye gibi herkese telkin ederler Bu telkinat karşısında birgün bütün halk, bu arzu ve iradelerin - bila muhakeme iradat-ı semaviye olduğuna kani olur Bundan tecerrüde rıza gösteren bir milletin akibeti felaket, musibettir

Arkadaşlar;
Son tavsif ettiğim noktada artık Osmanlı Devleti hakikatte ve fi'len mahrum-i istiklal bir hale getirilmişti Bir devlet ki, teb'asına koyduğu vergiyi ecnebilere koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için rüsum muamelesi vesaire tanzimi hakkından men'edilir, bir devlet ki ecnebiler üzerinde hakk-ı kazasını tatbikten mahrumdur O devlete müstakil denilemez

Devletin ve milletin hayatına yapılan müdahalat bundan daha fazladır Milletin ihtiyacat-ı iktisadiyesinden olan mesela şömendöfer inşası, mesela fabrika yapmak için devlet serbest değildi! Böyle bir şeye teşebbüs olunursa behemehal müdahale olunurdu Hayatını teminden aciz olan bir devlet müstakil olabilir mi?

Osmanlı ülkesi ecnebilerin müstemlekesinden başka bir şey değildi Osmanlı halkı, Türk milleti esir vaziyetine getirilmişti Bu netice, arzettiğim gibi milletin kendi irade ve hakimiyetine malik bulunamamasından, şunun bunun elinde istimal edilmesinden neş'et etmişti

O halde diyebiliriz ki, milli bir devir yaşamıyorduk Milli tarihe malik bulunmuyorduk Osmanlı tarihi padişahların, hakanların, zümrelerin dasitanı mahiyetinde idi Mazinin tarih diye uzattığı kitabın mahiyeti bundan ibarettir

Arkadaşlar;
Milletin hakimiyetine sahib olamaması yüzünden dahil olduğumuz Harb-i umumiden ve bu harb-i umumide kıymetli evlatlarınızdan mürekkeb kahraman ordularımızın Galiçya, Romanya, Makedonya, Kafkas Şahikaları , Tur-i Sina çöllerinde duçar olduğu zahmetleri hatırlatacak kadar çok zaman geçmedi ve en nihayet bu Harb-i umuminin şeametli neticesi de malumdur Bilhassa Mondros mütarekesiyle açılan devrin manzarasını biran düşünmek isteyecek olursanız baştan aşağı kadar bir manzara-i inhilalden başka birşey olmadığını anlarsınız Devletler her türlü hukuk-i insaniyeden tecerrüt ederek memleketimizin en kıymetli ve en feyzdar yerlerini çiğnediler

İzmir, Bursa, Eskişehir, Sakarya, Anadolu, Adana, Trakya, İstanbul vesaire gibi en aziz yerlerimizi çiğnediler Fakat düşmanların bu tarz-ı hareketten daha elim bir nokta varsa, o da bu memleketin asırlarca başında bulunan insanların dahi düşman saflarına geçmiş bulunmasıdır (Kahrolsun sadaları)

Arkadaşlar;
Biliyorsunuz ki, bu dahili düşmanlar, harici düşmanların yapmaya muktedir olamayacağı şen'i ve feci ef'al ve harekatı irtikabda tereddüt göstermemişlerdir Harici düşman kuvvetleri saydığım aziz vatan topraklarında bulunurken, padişahın iradeleri ve neşrettiği fetvalarıyla ve hilafet ordularıyla bu masum millet şurada, burada izlal ve iğfal olunuyordu Ve kendi mevcudiyetine karşı, farkına varamayarak, silah istimal ediyordu ve nihayet hep bildiğimiz veçhile Osmanlı Devleti tamamen münkariz olmuştu

Fakat düşmanlarımız aynı zamanda Osmanlı Devletiyle beraber Türk Milletinin de mahvolduğunu zannetti İşte bunda çok aldanıyordu Osmanlı Devleti gibi çok devletler kurmuş olan Türk Milleti mahvolmazdı ve mahvolmamıştı (Şiddetli alkışlar) Bilakis hayatına vurulan bu darbelerden harici ve dahili düşmanların acı darbelerinden birdenbire bütün tayakkuzlarını, bütün intibahlarını takındı, hayatını, şerefini kurtarmak için kemal-i şerefle başını kaldırdı Ve müttehiden ve mütesaniden ortaya atıldı (Şiddetli alkışlar) İşte milletimiz o dakikadan itibaren milli bir devre girdi; bir halk devresinin mebdeini kurdu Millet bu mebdeden işe başladığı gün, kendisine hedef olan yolların ne kadar kesif zulmetler içinde bulunduğunu hatırlarız Bu hal Millet'i ye'se düşürmedi Kemal-i azm ile hedefine hatvelerini attı

Efendiler;
Milletimiz halas-ı kat'i ve hakikiye mazhar olabilmek için iki umdeye istinadın şart olduğunu anladı Onlardan birincisi: Misak-ı Milli'nin ifade ettiği ruh ve mana

İkincisi: Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuzun tesbit ettiği gayr-ı kabil tebeddül hakayık

Misak-ı Milli, milletin istiklal-i tammını temin eden ve bunun için iktisadiyatında inkişafına mani olan bütün sebepleri bir daha avdet idrak etmemek üzere lağveden bir düsturdur Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Osmanlı İmparatorluğu'nun, devletinin tarihe münkalib olduğunu idrak eden, onun yerine yeni Türkiye Devleti 'nin kaim olduğunu ilan eden bir kanundur Bu devletin hayatınında bila kayd ü şart hakimiyetin milletin uhdesinde kalacağını ifade eden kanundur

Bu kanun, hakimiyetin milletin uhdesinde kalabilmesi için halkın bizzat kendini idaresini şart kılan bir kanundur

Artık Türkiye halkı için yegane mümessil teşrii ve icrai salahiyeti haiz olan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetidir Diyen bir kanundur Bab-ı ali yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetini koyan bir kanundur

Efendiler;
Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümetinin milletten aldığı veçhile istiklal-i tam, hakimiyet-i Milliye umdelerine istinaden milleti zengin, memleketi mamur etmekten ibarettir (Alkışlar)

Efendiler;
Bu umde icabı bütün cihan bilmelidir ki, artık Türkiye halkı; hakimiyetini hiçbir şahıs ve makama veremez Hakimiyet demek şeref demek, namus demek, haysiyet demektir Bir milletten bu evsaf-ı medeniye ve insaniyesinin terkini taleb etmek onu insanlıktan çıkarmak demektir

Efendiler;
Milletimiz bu iki esasa istinad eder Çalışmaya başladığı günden bugüne kadar geçen zaman çok değil, üç buçuk, dört seneden ibarettir, fakat milletimizin kazandığı muvaffakiyat ve muzafferiyat bu senelere sığmayacak kadar çoktur, taşkındır, yüksektir ve kuvvetlidir (Sürekli alkışlar)

Hakikaten irade-i seniyyeler; Hilafet orduları ve teşvikat ile olan isyanların kaffesi bastırılmıştır ve tüfeksiz, topsuz, parasız bulunduğu bir zamanda yeniden dünyanın en kudretli en azametli ordusunu teşkile kudretyab olmuştur (Alkışlar) Orada daha hal-i teşekkülde iken birinci ikinci İnönü Sakarya zaferlerini ihraz etmiş (Alkışlar) ve cihanı hayretlerde bırakan en son muzafferiyeti de kemal-i şiddet ve süratle ihraz ederek düşman ordularını bire kadar mahvetmiştir (Pek sürekli alkışlar yaşa, var ol sadaları)

İstiklal-i tam için şu düstur var: Hakimiyet-i Milliye, hakimiyet-i iktisadiye ile tarsin edilmelidir Bu kadar büyük gayeler, bu kadar mukaddes, azametli hedefler kağıt üzerindeki düsturlarla, arzu ve hırsla husul bulamaz Bunların tahakkuk-i tammını temin için yegane kuvvet, en kuvvetli temel iktisadiyattır Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferle tetvic edilemezse semere, netice paydar olamaz En kuvvetli ve parlak zaferimizide tetvic eden semerat-ı nafiayı temin için hakimiyet-i iktisadiyemizin temin ve tarsini lazımdır

Bu kadar feyizli, bu kadar kudretli olan yeni hükümetimizin düşmansız kalacağını farzetmek doğru değildir Bunun için çok kundaklar koyarak münhedem etmeğe çalışacak ve suikasde teşebbüs edecekler bulunacaktır Bütün bunlara karşı silahımız, iktisadiyatımızdaki kuvvet; resanet ve muvaffakiyetimiz olacaktır

Efendiler;
Dahil olduğumuz halk devrinin, milli devrin milli tarihini de yazabilmek için kalemler, sapanlar olacaktır (Alkışlar) Bence halk devri iktisat devri mefhumiyle ifade olunur Öyle bir iktisat devri ki, memleketimiz mamur, milletimiz müreffeh ve zengin olsun Bu noktada bir felsefeyi hatırlayınız o da: "El-kana'atu kenzün la-yüfna"

Bu felsefeyi yanlış tefsir yüzünden bu millete büyük fenalık edilmiştir Allah yarattığı nimet ve güzellikleri insanların istifadesi için yaratmıştır Allah zeka ve aklı bunun için verdi Eğer vatan kupkuru dağ ve taşlardan, viran köy, kasaba ve şehirlerden ibaret olsaydı onun zindandan farkı olamazdı Felsefenin sahibleri memleketi zindan ve cehennemden başka bir şey yapmamıştı Bu vatan evlad ve ahfadımız için cennet yapılmaya layıktır Bu faaliyet-i iktisadiye ile kaabildir Öyle bir iktisat devri ki, artık milletimiz insanca yaşamasını bilsin ve o esbabı bilerek ona göre lazım olan tedabire tevessül etsin

Arzumuz şudur: Bu memleketin efradı ellerinde nümuneleriyle, ziraat, ticaret, sanat, say ve sapanın mümessili olsun Artık bu memleket fakir, millet hakir değil, belki memleketimiz zenginler memleketidir Bu yeni Türkiye'nin adına, çalışkanlar diyarı denir (Alkışlar) İşte millet böyle bir devir içinde bulunuyor, bu böyle bir devri ala edecek ve tarihini yazacaktır Bu tarihte en büyük makam çalışkanlara ait olacaktır (Alkışlar)

Efendiler;
Türkiye İktisat Kongresi tarihte ilk defa ihraz-ı mevki-i bülend edecek bir kongredir Ve sizler bu memleketin ihtiyacını, milletin ihtiyacını ve milletin kabiliyetini ve bunun karşısında dünyada mevcut olan çok kuvvetli iktisat teşkilatını nazar-ı dikkate alarak, alınması lazımgelen tedbirleri kemal-i vuzuh ile teati ve tesbit etmelisiniz O tedbirler tatbik olundukça memleketimizin nurlara, feyizlere müstagrak olsun

Arkadaşlar;
Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümetiniz tabii milletin amali dairesinde terakki ve teceddüde tamamen taraftardır Bunun için mülk ve millete naf'i ittihaz edeceğiniz tedabiri memnuniyetle nazar-ı dikkate alacaktır Efendiler;
İktisadiyat sahasında düşünür ve konuşurken zannolunmasın ki, ecnebi sermayesine hasımız; hayır bizim memleketimiz vasi'dir Çok say ve sermayeye ihtiyacımız var Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayelerine lazımgelen teminatı vermeğe her zaman hazırız Ecnebi sermayesi bizim say'imize inzimam etsin ve bizim ile onlar için faideli neticeler versin Mazide, Tanzimat devrinden sonra ecnebi sermayesi müstesna bir mevkiye malikti, devlet ve hükümet ecnebi sermayesinin jandarmalığından başka birşey yapmamıştır Her yeni millet gibi Türkiye buna muvafakat edemez Burasını esir ülkesi yaptırmayız (Alkışlar)

Arkadaşlar;
son söz olarak demiştim ki; Memleketimizi artık esir ülkesi yaptırmayız Nazar-ı dikkatinizi celbetmiş olan konferansın son müzekeratı bu nokta ile alakadardır Lozan konferansının talike uğraması aynı mesele ve noktadan münbaistir Ordularımız en büyük bir zaferi ihraz etmişler ve meşy-i muzafferranesini tevkif edecek hiç bir mania mevcut değildi Böyle bir zamanda İtilaf Devletleri Hukuk-i tabiiye ve meşruamızı müzakerat ile tasdik edeceklerini, müzakeratla halledeceklerini söylediler ve bizi konferansa davet ettiler

Millet, Meclis ve hükümetimiz samimi olarak sulh taraftarı bulunduğu için muzaffer ordularımızı durdurarak, heyet-i murahhasamızı Lozan'a gönderdik aylardan beri müzakerat, münakaşat devam etti Muhatablarımız hukukumuzu tasdik etmiş olmadı

Konferanstaki muhatablarımız bizimle üç dört senelik değil, üçyüz, dörtyüz senelik hesabatı rü'yet ediyorlar ve hala muhatablarımız Osmanlı Devleti'nin tarihe karıştığını ve bugün yeni Türkiye'nin mevcudiyetini, bunu kuran milletin çok azimkar, imanlı ve celadetli olduğunu, istiklal-i tamm ve hakimiyet-i milliyesinden zerre kadar fedakarlık yapamayacağını hala anlayamamışlardır Bu yüzden İtilaf Devletleri düçar-ı tereddüt oldu İstedikleri kadar tereddüt edebilirler Bu millet artık kararını vermiştir Bu millet için tereddüt devirleri çoktan geçmiştir (Pek sürekli ve pek şedid alkışlar)

Devletlerin hey'et-i murahhasımıza verdikleri son proje bittabi şayan-ı kabul görülmedi Ve diğer murahhaslar gibi bizimkiler de vaziyeti hükümet ve icab ederlerse, meclise izah etmek üzere memlekete avdet ediyorlar Tabii istizahat olacaktır

Nihayet bütün cihan bilsin ki, bu millet istiklal-i tammının temin edildiğini görmedikçe yürümeğe başladığı yoldan bir an tevakkuf etmeyecektir (Alkışlar) Biz kimseden fazla birşey istemiyoruz, her medeni milletin malik olduğu şeylerden mahrum edilmemeliyiz Haklarımız tabii meşrudur, bize lazımdır Ne kadar haklı isek bunu müdafaa için de memleket ve milletimizin kabiliyet ve kudreti de o kadardır(Alkışlar)

Efendiler;
Görülüyor ki, bu kadar kat'i ve yüksek bir zafer-i askeriden sonra dahi bizi sulha kavuşmaktan men'eden esbab doğrudan doğruya esbab-ı iktisadiyedir, mülahazat-ı iktisadiyedir Çünkü bu devlet, bu millet hakimiyet-i iktisadiyesini temin ederse, o kadar kuvvetli temel üzerinde yerleşmiş ve teali etmeğe başlamış olacaktır ve artık bunu yerinden kımıldatmak mümkün olamayacaktır İşte düşmanlarımızın, hakiki düşmanlarımızın muvafakat, bir türlü rıza göstermedikleri budur

Efendiler;
Bu fi'len vaki olmuştur Sulh denilen şeyin temini için ecnebilerin bu hakikati itiraf etmemekteki tereddütlerine mantıki mana vermek mümkün değildir Çok şayan-ı arzudur ki, pek yakın bir zamanda onlar da bu hakikati itiraf ederler ve bütün cihan-ı medeniyetin pek büyük hahiş ve tahassürle intizar ettiği sulhun in'ikadına mani olmak mes'uliyetinden ictinab ederler Şimdiden esbab-ı hayatiyetimizi temine başlamış bulunuyoruz Ve bittabi hal-i sulhun in'ikadında daha büyük inkişafat oluyor Fakat muvaffak olmak için çok çalışmak lazım olduğunu bilmeliyiz İktisadiyat, iktisadiyat diyoruz Fakat arkadaşlar iktisadiyat demek herşey demektir Yaşamak için, mesut olmak için, mevcudiyet-i insaniye için ne lazımsa bunların kaffesi demektir, ziraat demektir, ticaret demektir, say demektir, herşey demektir Bütün bu hususta el'an memleket ve milletimizin ne halde olduğunu sizler çok güzel bilirsiniz Tavsif etmek istemeyeceğim Ancak memleketimizin vüs'ati ve nüfuzumuzun bu vüs'atle ne kadar gayrı mütenasib olduğunuda hatırlayınız Bu vasi ve feyizli toprakları işleyebilmek, işletebilmek için noksan olan el emeğini behemehal fenni alat ile telafi etmek mecburiyetindeyiz Memleketimizi bundan başka şömendöferler ile ve üzerinde otomobiller çalışır şoseler ile şebeke haline getirmek mecburiyetindeyiz Çünkü garbın ve cihanın vesaiti bunlar oldukça, şömendöferler oldukça, bunlara karşı merkebler ve kağnı ile ve tabii yollar üzerinde müsabakaya çıkışmanın imkanı yoktur Memleketimiz ziraat memleketidir Bu itibarla, halkımızın ekseriyeti çiftçidir, çobandır Binaenaleyh en büyük kuvveti, kudreti bu sahada gösterebiliriz ve bu sahada mühim müsabaka meydanlarına atılabiliriz Fakat aynı zamanda sınaatımızı da tezyid ve tevsi etmek mecburiyetindeyiz Eğer sanat hususunda yine müsamahakar olursak, o halde asar-ı sanayide yine haricin haraç-güzarı oluruz, mahsulat ve mamulatın mübadelatı ve servete inkılabı için ticarete ihtiyacımız vardır Ticaretimizin agyar elinde kalması memleketimizin servetinden lüzumu kadar istifade edememeği bais olur Fakat bütün bunlar söylendiği kadar basit ve kolay olmayan şeylerdir Bunda muvaffak olabilmek için hakikaten memleketin ve milletin ihtiyacına mutabık esaslı program üzerinde bütün milletin müttehit ve hemahenk olarak çalışması lazımdır Hey'et-i aliyeniz bu esasatın en kıymetlilerini inşallah bulup ortaya koyacaksınız "Arkadaşlar bence yeni devletimizin, yeni hükümetimizin bütün esasları, bütün programları iktisat programından çıkmalıdır Çünkü demin dediğim gibi herşey bunun içinde mündemiçtir Binaenaleyh evlatlarımızı o suretle talim ve terbiye etmeliyiz, onlarabu suretle ilim ve irfan vermeliyiz ki, alem-i ticaret, ziraat ve sınaatte ve bütün bunların faaliyet sahalarında müsmir olsunlar, müessir olsunlar, faal olsunlar, ameli bir uzuv olsunlar" Binaenaleyh maarif programımız gerek iptidai tahsilde, gerek orta tahsilde verilecek bütün şeyler bu noktai nazara göre olmalıdır Maarif programlarımız gibi şuabat-ı devlet için tasavvur olunacak programlar dahi iktisat programına istinad etmekten kendini kurtaramazlar Esaslı bir program tesbit etmek, program üzerine bütün milleti hemahenk olarak çalıştırmak lazımdır Bizim halkımızın menfaatleri yekdiğerinden ayrılır sunuf halinde değil bilakis mevcudiyetleri ile muhassala-i mesaisi yekdiğerine lazım olan sınıflardan ibarettir Bu dakikada sami'lerinin çiftçilerdir, sanatkarlardır, tüccarlardır ve işçilerdir Bunların hangisi yekdiğerinin muarızı olabilir Çiftçinin sanatkara; sanatkarın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, yekdiğerine ve ameleye muhtaç olduğunu kim inkar edebilir

Bugün mevcut olan fabrikalarımızda ve daha çok olmasını temenni ettiğimiz fabrikalarımızda kendi işçilerimiz çalışmalıdır Müreffeh ve memnun olarak çalışmalıdır Ve bütün bu saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır Ve hayatın lezzet-i hakikisini tadabilmelidir ki, çalışmak için kudret ve kuvvet bulabilsin Binaenaleyh programdan bahsolunduğu zaman adeta diyebiliriz ki, bütün halk için bir say misak-ı milisi mahiyetinde olan program etrafında toplanmakta hasıl olacak olan şekl-i siyasi ise alel'ade bir fırka mahiyetinde tasavvur edilmemek lazımgelir ve bade's-sulh vukua gelebilecek böyle şekl-i siyasinin şimdiye kadar olduğu gibi milletin azim ve imanıyla ve vahdet ve tesanüdün birbirine müzahir olmasıyla muvaffak olacağı hakkındaki kanaatim kavidir ve tamdır

Efendiler,
Hey'et-i aliyenizin bugün akdedmiş olduğu Türkiye İktisat Kongresi çok mühimdir Çok tarihidir Nasıl ki, Erzurum Kongresi felaket noktasına gelmiş olan bu milleti kurtarmak hususunda Misak-ı Millinin ve Taşkilat'ı Esasiye Kanununun ilk temel taşlarını tedarik hususunda amil olmuş, müessir olmuş, müteşebbis olmuş ve bundan dolayı tarihimizde, tarih-i millimizde en kıymetli ve yüksek hatırayı ihraz etmiş ise , kongreniz dahi milletin ve memleketin hayat ve halas-ı hakikisini temine medar olacak düsturun temel taşlarını ve esaslarını ihraz edip ortaya koymak suretiyle tarihte büyük namı ve çok kıymetli bir hatırayı ihraz edecektir (Alkışlar) Bu kadar kıymetli ve tarihi kongrenizi küşad etmek şerefini bana bahşettiğinizden dolayı hassaten arz-ı teşekkürat ederim (Alkışlar)(Estağfurullah sesleri) Ve böyle bir kongreyi akdeden sizlersiniz Bundan dolayı sizi şayan-ı tebrik görür ve tebrik ederim (Teşekkür ederiz sesleri) Kongre küşad edilmiştir efendim

İlk Cumhurbaşkanlık

Saygıdeğer arkadaşlar, dünya çapında önemli ve olağanüstü olaylar karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklığına ve şuurluluğuna değerli bir belge olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak için kurulmuş olan özel komisyon tarafından yüksek heyetinize teklif edilen kanun tasarısının kabulü dolayısıyla, Türkiye Devleti'nin zaten bütün dünyaca bilinen, bilinmesi gereken mahiyeti, milletlerarası adıyla adlandırıldı Bunun tabii bir gereği olmak üzere bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis Başkanlığı'nda bulundurduğunuz arkadaşınıza, yaptırdığınız bu görevi, Cumhurbaşkanı unvanıyla yine aynı arkadaşınız, bu aciz arkadaşınıza tevcih ediyorsunuz Bu münasebetle, şimdiye kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni bir defa daha göstermekle, yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş oluyorsunuz Bundan dolayı yüce heyetinize gönlümün bütün samimiyeti ile teşekkürlerimi arz ederim"
"Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu"

"Son yıllarda milletimizin fiili olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükümetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere layık olduğunu eserleriyle ispat edecektir"

"Arkadaşlar, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada layık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim O ihtiyaç, yüce heyetinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır Ancak bu sayede ve Tanrı'nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevlei en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum"

"Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır"

Onuncu Yıl Nutku



Türk Milleti!
Kurtuluş savaşına başladığımızın on beşinci yılındayız Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu, en büyük bayramdır Kutlu olsun

Bu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın, en derin sevinci ve heyecanı içindeyim

Yurttaşlarım!

Az zamanda çok büyük işler yaptık Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan, Türkiye Cumhuriyetidir

Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkârane yürümesine borçluyuz

Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız

Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici ziyniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır Büyük Türk milleti, onbeş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım

Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin, büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır

Türk Milleti;

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını, daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

Gençliğe Hitabe

Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir

Ey Türk istikbalinin evladı!
İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur

Atatürk'ün İstanbul Nutku

Vatandaşlarım!
Sekiz sene evvel, mustarip, ağlayan İstanbul'dan kalbim sızlayarak çıktım Teşyi edenim (uğurlayanım) yoktu Sekiz sene sonra, kalbim müsterih olarak, gülen ve güzellemen İstanbul'a geldim, iki büyük cihanın birleştiği noktada, Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir Sekiz sene önce buradan ayrılırken, kalbi yaralı olanlardan biri de bendim Sekiz sene, heyet-i içtimaiyemizin (toplumumuzun) yeni girdiği devrin tarihi, içine aldığı ihtilâllerin, inkılâpların neticeleriyle doludur

Aziz İstanbul halkına, sekiz sene evvelki kadar, içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula (hayalet) tasavvur ettirilmek istenen bu sarayın içinde konuşuyorum

Yalnız artık bu saray, zıllulahların (Allahın gölgelerinin) değil, zil olmayan (gölge olmayan) milletin sarayıdır ve ben burada, milletin bir ferdi, bir misafiri bulunmakla bahtiyarım"
  Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Mart 2012, 18:05   #7
KuzeY
 
KuzeY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: ATATÜRK Hakkında Herşey

İZMİR SUİKASTI

İzmir'de hazırlanan o alçakça suikastın sonuçsuz kalmasından sonra bir gün bize şu olayı anlatmıştı:
- "Ziya Hurşit'in beni öldürmeye memur ettiği iki zavallı vardı Sorguları yapıldıktan sonra bunların birisini yanıma çağırdım Odada kimse yoktu Kendisine sordum:
- Sen Mustafa Kemal'i öldürecekmişsin, öyle mi?
- Evet, dedi Ben yine sordum:
- Mustafa Kemal ne yapmıştı ki onu öldürecektin?
- Fena bir adammış o Memlekete çok fenalık yapmış Sonra bize onu öldürmek için para da vereceklerdi
- Sen Mustafa Kemal'i tanıyor musun?
- Hayır
- O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldürecektin?
- Geçerken işaret edecekler, Mustafa Kemal işte budur, diyeceklerdi Biz de öldürecektik

O zaman cebimdeki tabancayı çıkararak kendisine uzattım:
- Mustafa Kemal benim, haydi al eline tabancayı, öldür, dedim

Herif benden bu karşılığı alınca yıldırımla vurulmuş gibi oldu Bir süre şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı

Yahya Galip KARGI

ASKERLE GÜREŞ

Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü Çağırdı ve güler yüzle sordu:
- Sen güreş bilir misin?

Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi Genç asker her zaman üstün geliyordu Çok neşelendi, ayağa fırladı

Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:
- Haydi, bir de benimle güreş!

Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:
- "Atam," dedi "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi Bir Mehmet mi bu işi başarır?"

Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı

Tahsin UZER

ALÇAKGÖNÜLLÜ

Atatürk'ü, 1938 Gençlik ve Spor Bayramı günü, son defa, 19 Mayıs Stadyumu'nda gördüm Şeref tribünü kapısında -o zaman küçük bir çocuk olan kızıma- o günün anısı olan rozetini taktırmayarak bir şeyler söylüyordu Zayıf ve yorgundu

Kızımdan Atatürk'ün kendisine neler söylediğini sordum:
— Rozette resmim varmış, nasıl takarım? dedi
Zeki ve alçakgönüllü Atatürk rozetteki resmi görmüştü

Bu, O'nun stadyuma ilk ve son gelişi, sanki gençliğe vedası oldu

BENİM ADIM ATA DEĞİL

Aatürk'ün sinirlendiği önemli bir nokta vardı Gazetelerde, kendisine "Ata" denildiğini okudukça şöyle dedi:
— Benim adım Ata değil, Atatürk'tür! Bazı gazeteler neden böyle yazarlar?

Şükrü KAYA

GÖMÜLECEĞİ YER

Atatürk'ün gömüleceği yer ve toprak:
O'nun kabri Ankara'da olacaktır Fakat bu şehrin neresinde? Çünkü O' nun en son kuvvetli isteği bir an önce Ankara'ya dönebilmekti Biri Büyük Millet Meclisi'nden İstasyon'a inen cadde üzerindeki yuvarlak yer, diğeri Çankaya'daki yeni köşkün mermer havuzu Bu yerler şu nedenle konuşulmuştur:
Bir akşam Atatürk'ün etrafında toplananlar arasında, O'nun ölümlü oluşu üzerinde durulmuş ve özellikle kendisi 1926 suikast girişiminden sonra söylediği cümleyi tekrar etmişti "Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır" dedikten sonra "Milletim beni istediği yerde yatırsın, yeter ki beni unutmasın," demişti Meclisin altındaki yuvarlak yeri ortaya atan kişiye ise, "iyi ve kalabalık bir yer, fakat ben böyle bir arzumu milletime vasiyet edemem" Ancak, gene o akşam ileri sürülen bir fikrin kendisini çok duygulandırdığını, bugün bile hatırlıyorum
Memleketin bütün sınır boylarından getirilecek toprak üzerinde yatmak Recep Peker, hararetle bu fikrin sembolik savunmasını yapmıştı

Atatürk, böyle bir fikrin uygulanmasından ancak, ölümlü vücudu için hoşlanacağını ve gurur duyacağını anlatırken bana bakarak: "Bunu unutma!" demişti

Prof Dr Afet İNAN

SOKAK ÇOCUĞU

Atatürk'e, düşmanlarından bir bayan, bir yabancı gazetede (sokak çocuğu ve zalim) diye yazılar yazmak küçüklüğünü göstermişti
Bir gün Yat Kulüp'te Atatürk, arkadaşlarına bu yazıdan söz ederek demiştir ki:

- Bana sokak çocuğu diye yazmış Ben pek küçük yaşta yatılı bir öğrenci olarak okullara girmedim İdadi'den Harp Okulu'na, oradan da orduya hizmete gittim Sorarım sizlere, benim sokakta oynamaya vaktim mi vardı? Bana (zalim) diyormuş Ben eğer bu vatana ihanet eden birkaç adamı mahkemeye vererek, kanun çerçevesinde bu adamlar cezalarını buldularsa, benim onlara karşı sevgimden ziyade, Türk milletine sevgim daha büyüktür Bu nedenle Türk milletine onların zararlı vücutlarını feda ettim" demişlerdir

Enver Behnan ŞAPOLYO

MUTSUZ LİDER

Bir akşam sofrasının hararetli bir döneminde Mustafa Kemal, kişisel özgürlüğünün birçok bölümlerinden yoksun bırakılması acısını hüzün dolu sözlerle şöyle anlattı:

- "Şimdi siz buradan ayrılır, istediğiniz yerde gezer dolaşırsınız Benim gözümde bunun ne büyük mutluluk olduğunu bilemezsiniz Halime bakın, sahip olduğunuz bu özgürlükten yoksunum, cumhurbaşkanıyım ama köşeye atılmış ve özgürlüğü sınırlı bir insanım Bütün eğlencem, akşamları soframa topladığım arkadaşlara ayrılmıştır Haydi şimdi buradan ayrılıp bol bol dolaşın, istediğiniz yerlere girip çıkın, arzu ettiğiniz gibi eğlenin Ben de bunun hayaliyle avunurum" dedi

O akşam hepimiz masadan erken ayrıldık

Damar ARIKOĞLU

ABDÜLHAMİD

1937 yılında idi Yaz aylarından biri Doğrudan doğruya kendi kontrolündeki bir gazetede "Makedonya" adlı bir eserim tefrika ediliyordu Bir akşam üstü Başyaver Celâl (Üner) Bey beni telefonla aradı Dolmabahçe Sarayı'na davet edildim Ve Saraya gidince de, hemen hiç bekletilmeden, üst kata çıkarıldım Bir kapı açıldı, kendimi Büyük Adamın karşısında buldum Saygılarımı bildirince, belli bir iki nezaket cümlesi ile beni okşadı Sonra:
- Yazını okuyorum, dedi Hürriyetin ilân edildiği zaman küçük bir çocuk olman lâzım Fakat kutlarım, o günleri iyi canlandırıyorsun Yalnız Abdülhamid'i hiç sevmediğin belli

Biraz durdu Elindeki bir renkli kalemi, önünde açık duran kalın ciltli bir Fransızca kitaba dikine vurarak düşünür gibi oldu Ben susuyordum Bu hal bir iki dakika devam etti Sonra birdenbire şu sözler çıktı ağzından:
- Sevme Abdülhamid'i! Yine de sevme! Fakat sakın anısına hakaret edeyim deme Senin

kuşağın biraz daha ölçülü kararlar vermeye alışmalı Bak çocuk! Kişisel kanımı kısaca söyleyeyim: Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun durumu kuşkulu ve sınırları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette, Abdülhamid'in yönetimi büyük hoşgörüdür Hele bu yönetim on dokuzuncu yüzyılın son yıllarında uygulanmış olursa

Bunun üzerine ayrılmama müsaade buyurmuşlardı Saygılarımı tekrarlayarak huzurundan uzaklaştım

Nizamettin Nazif TEPEDELENLİOĞLU

YANINA ALDIĞI İLK ER

Samsun'a çıktığı zaman, üstü başı yırtık, postalları patlamış, silahsız bir er gördü Yüzünün rengi bakıra dönmüş, yağlan eriyip kemik ve sinir kalmış bu Türk askeri ağlıyordu O'na sordu:
- Asker ağlamaz arkadaş, sen ne ağlıyorsun?
Er irkildi, başını kaldırdı Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı değildi Hemen doğruldu ve Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi selamladı
- Söyle niçin ağlıyorsun?
İç Anadolu'nun yanık yürekli çocuğu içini çekti:
- Düşman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti Silahımızı elimizden aldı Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim? Kemal Atatürk, er'in omzuna elini koydu:
- Üzülme çocuğum, dedi Gel benimle!
Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu Mehmetçik oldu

Burhan Cahit MORKAYA

KAHRAMAN TÜRK KADINI

17 Mart 1923 Tarsus:

Mustafa Kemal İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi O sırada ansızın bir olayla karşılaştı

Milli Mücadele'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu:
- "Bastığın toprağa kurban olayım Paşam!"
Mustafa Kemal onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının Kurtuluş Savaşında cephelerde çarpışmış olan (Adile Çavuş) olduğunu fısıldadılar

Gözlerinden iki damla yaş düşen Mustafa Kemal, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi:

- "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın"

Taha TOROS

TÜRK ORDULARI BAŞKUMANDANIYIM

Afyonkarahisar'ın hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti Bunlardan birisi, Muzaffer Generalin doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti Yüz, kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı
- Binbaşı mısınız?
- Hayır
- Albay mı?
- Hayır
- Korgeneral mi?
- Hayır
- Peki nesiniz?
- Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi:
- Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de!

General SHERRIL

SURİYE HEMŞİRENİZİ DE KURTARINIZ

1923 Mart'ının 17 Cumartesi günü Mersin'e giriyoruz İstasyonda yaya olarak topluluk halinde ilerlerken, yolun ortasında, aynen Adana'ya girerken olduğu gibi, büyük bir levha taşıyan birkaç kız, Şef'in karşısına çıktı

Levhada şu cümle yazılı idi:

"Suriye hemşirenizi de kurtarınız"

İki gün evvel Adana'da Antakya ve İskenderun için yapılan o levhalı gösteri, Antakyalı kızın o herkesi ağlatıp sızlatan hıçkırıklı söylevi ve Şef'in ona verdiği tarihi cevapla, yüce bir nitelik almıştı şef şimdi bu Suriye levhasına ne diyecekti?
- "Her millet layık olduğu mutluluğa erişir!" dedi ve yürüdü

İsmail Habip SEVÜK

GENELGEYLE DEVRİM OLMAZ

1924 yılının ilkbaharıydı Erzurum ve Pasinler'de depremde birçok köyün evleri yıkılmıştı Zarar gören halkla görüşmek için Pasinler'e gelen Atatürk, halkın içinden ihtiyar bir köylüyü çağırdı:
- Depremden çok zarar gördün mü, baba? diye sordu Atatürk ihtiyarın şüphesini görünce, tekrar sordu:
- Hükümet sana kaç lira verse, zararını karşılayabilirsin? İhtiyar, Kürt şivesiyle:
- Valle Padişah bilir! dedi
Atatürk gülümsedi Yumuşak bir sesle:
- Baba, Padişah yok; onları siz kaldırmadınız mı? Söyle bakalım zararın ne?
İhtiyar tekrar etti:
- Padişah bilir!

Bu cevap karşısında kaşları çatılan Atatürk, Kaymakam'a döndü:
- Siz daha devrimi yaymamışsınız! dedi
Bu sırada görevini başarmış insanlara özgü bir ağırbaşlılıkla ortaya atılan tahrirat katibi:

- Köylere genelge yolladık Paşam, dedi Atatürk'ün fırtınalı yüzü, daha çok karıştı:
- Oğlum, dedi, genelgeyle devrim olamaz!"

Ahmet Hidayet Reel

BEN CEPHEYE GİDİYORUM

Bir akşam Recep Bey (Peker) beni ve İhsan Bey'i evine akşam yemeğine çağırdı Ayağım burkulmuş, alçıda idi Koltuk değnekleriyle gittim Gazi Paşa da Refet (Bele) Paşa'nın evinde imiş Bizim Recep (Peker) Bey'in evinde bulunduğumuzu haber almışlar Yaver Muzaffer (Kılıç) telefonla beni çağırdı Kendilerini beklememizi söyledi

Gazi, gece yarısından sonra geldi Fazlaca alkollü idi
- "Vakit geç oldu Oturamayacağım gideceğim"
Dedi ve giderken beni, İhsan ve Recep (Peker) Bey'i baş başa getirdi Ellerini omuzlarıma atarak:
- "Ben doğruca cepheye gidiyorum, düşmana taarruz edeceğim," dedi

Hepimiz şaşırdık ve telaşlandık İhsan Bey:
- "Paşam, ya muvaffak olamazsan?" deyince:
- "Ne? Bir haftalık süre içinde onları yok edip denize dökeceğim" karşılığını verdi

Ali KILIÇ

YENİLSEYDİK SORUMLU BEN OLACAKTIM

Bir aralık konu İstiklâl Savaşı'na geldi Dikkat ettim, Binbaşılar dahil her komutanın hangi birliğe komuta ettiğini, nerede bulunduğunu, -bir gün önce olmuş gibi- hatırlıyordu O savaş ki araç, gereç, personel kıtlığı bugün güç tasavvur edilirdi Tümenlere binbaşılar, Kolordulara yarbaylar komuta ediyordu! Fakat, bu kadro canını dişine takmış bir ekipti Var olmak ya da olmamak bu savaşın sonucuna bağlıydı 30 Ağustos bu ruh haletinin eseriydi Böyle bir dramı, hem yazarı, hem baş aktörünün ağzından dinlemek müstesna bir mutluluktu O anılar Ata'yı coşturdukça coşturuyordu Anlatmalarında abartma yoktu Ama bu anlatış öylesine canlı, öylesine plastikti ki, hepimiz heyecandan heyecana sürükleniyorduk Anlatışlarını şöyle bağladı:
- İşte büyük zafer böyle ortak bir eserdir Şerefler de ortaktır

Bu alçakgönüllülük şaheseriyle konunun kapanacağını tahmin ediyorduk Bu arada

Atatürk bir duraklama yaptı Sonra içine dönük, adeta kendisiyle konuşur gibi ilave etti:
- Ama yenilseydik sorumluluk ortak olmayacak yalnız bana ait olacaktı

Bu belagat karşısında gözyaşımı tutamadım Tarihin, zaferleri kendine maleden, yenilgileri ise maiyetine yükleyen sahte kahramanlarını hatırladım

Ord Prof Sadi IRMAK

SAVAŞ EMİRLERİ

Şükrü Kaya'nın, bir 30 Ağustos Zafer Bayramı gecesi sofrada:

- "Paşam, İstiklal Savaşı'nda Başkomutan sıfatıyla muharebelerde verdiğiniz emirler bir yerde toplanmış mıdır?" sorusuna verdiği yanıt:

- Bir gün Kurtuluş Savaşı'nın, Millî Mücadele'nin askeri tarihini yazacaklar, belki de benim Başkomutan sıfatıyla verdiğim bir yazılı ve imzalı emrime rastlamayacaklardır Savaş arkadaşlarım buradadır, hep bilirler, ben muharebede daima o cepheden bu cepheye gider, yapılması gereken hareketleri Komutanlara dikte eder, onlara not ettirir ve kendilerini de inandırdıktan sonra, 'Şimdi ordu birliklerimize derhal bu hareketlerin yapılmasını kendi imzanızla bildiriniz,' derdim"

Nejat SANER

SELANİK

Millî Mücadele henüz bitmiş, ordularımız Meriç sınırına dayanmıştı Çankaya'da oturuyorduk Atatürk'ün Selanik'ten çocukluk arkadaşı Nuri Conker dedi ki:

- "Paşam, ne duruyorsunuz? Her şey elinizde Selanik'teki eviniz boş duruyor Bir sözünüzle orada oturabilirsiniz Size kim engel olabilir?" Atatürk, hepimizin yüzüne baktı ve şunları söyledi

- "Böyle bir hareket bütün Avrupa'yı aleyhimize birleşmeye sevk eder Büyük bir mücadele iyi bir biçimde sona erdi Tehlikeli bir maceraya atılamam"

Hamdullah Suphi TANRIÖVER

17 MART 1923 TARSUS

Mustafa Kemal İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi O sırada ansızın bir olayla karşılaştı
Millî Mücadele'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu:
- "Bastığın toprağa kurban olayım Paşam!"
Mustafa Kemal onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının Kurtuluş Savaşında cephelerde çarpışmış olan (Adile Çavuş) olduğunu fısıldadılar
Gözlerinden iki damla yaş düşen Mustafa Kemal, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi:
- "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın"

Taha TOROS

İNANMAYANLAR DA HAKLIYDILAR

Mustafa Kemal realist bir liderdi Lekelemelerin politika kadrosunu nasıl daraltacağını ve kendisini bir avuç partizan takımı elinde bırakacağını düşünerek, açıkça bir suç işlemiş olanlar dışında yalnız kişisel değerlere saygı gösterdi Sicil yoklamalarına rağbet etmedi Bir gün bana:
- Kuva-yı Milliye'ye inanmayanlar da inananlar kadar haklı idiler, demişti

Falih Rıfkı ATAY

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI

Hastalığının ilerlemiş zamanında:
"Hatta bir gün, bizim önümüzde bazı siyasi sorunlara değinip Romanya' da yapılan hükümet değişmesinden söz ederken, bir patriğin işbaşına gelmiş olmasından hayret duyduğumu söyledim Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı'nın da yaklaşmakta olduğunu anıştırarak dedi ki:
- "Bir savaş çıktığı takdirde, kanımca yansız kalmalıyız O zaman birçok fırtınalar kopacak Devlet gemisini gayet ustaca yöneterek işin içinden sıyrılmaya çalışılmalıdır" dedi

Prof Dr Nihat Reşat BELGER

ELİF, LAM, MİM NE OLACAK?

Atatürk, Kur'an'ın Türkçe'ye çevrilmesine karar verdikten sonra Kâzım Karabekir Paşa kaygıya düşmüştü Büyük bir heyecan ve şaşkınlık içinde bir gün dayanamayarak Atatürk'e sordu:
- "Kur'an'ın Türkçe'ye çevirisini emretmişsiniz"
- "Evet"
- "Peki, o zaman elif, lam, mim ne olacak?"

Atatürk hayretle Karabekir'in yüzüne baktı ve en kolay bir şeyin cevabını verir gibi:
- "Ne olacak, elif, lam, mim yine elif, lam, mim olarak kalacak" dedi

Hamdullah Suphi TANRIÖVER

MEDRESELER

Rize gezilerinde medreselerin açılması için kendisine başvuran hocalara; öfke ve sertlikle ve herkesin önünde:

- "Para istiyorsanız size millet yetecek kadar verecektir Açsanız karnınızı doyuracaktır Medreseler bir daha açılmayacaktır, anladınız mı?" diye bağırdı

Prof Mahmut Esat BOZKURT

DİL ALANINDAKİ ÇALIŞMALARI

Dil alanında bir kaynak sorununu ileri sürünce, ortaya, kâğıt kalem ve Atatürk'ün kendi eliyle açıklamalar yapılmış diksiyonerler getiriliyor Yunanca'dan getirilen kelimelerin, onları bir başka dile bağlayan daha eski bir etimolojisi aranıyor

- Ana kökü arayacağız, diyor
Ve dil hakkındaki kuramını anlatmaya başlıyor ve bir gülüşle:

- Uzun bir çalışmadan sonra, bunu bulduğum zaman, Sakarya savaşını kazandığım dakikadaki mutluluğu duydum, diyor

Prof PITTARD

KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR

Bir gece beraber oturuyorduk Yanımızda Siirt milletvekili Mahmut Soydan, şimdiki Macaristan elçimiz Ruşen Eşref Onaydın, bir de Soysallı vardı Atatürk, ertesi günü Büyük Millet Meclisi'nde okuyacağı söylevi hazırlıyordu Mahmut'la Ruşen Eşref not tutuyorlardı Atatürk ara sıra bana da, "Ne dersin?" diye soruyordu Ben ne diyebilirim? Hiç Sonra Atatürk bana döndü ve dedi ki:

- Bu memleketin efendisi kimdir?

Düşündüm Karşılığı o verdi:
- Türk köylüsüdür, dedi Ve devam etti:

- Türk köylüsü "Efendi" yerine getirilmedikçe memleket ve millet yükselmez!

Prof Mahmut Esat BOZKURT

YENİ KELİMELER

Atatürk, yeni kelimeler için şöyle derdi:

"Onları ortaya atmak gerekir Millî duygumuz hangisinden hoşlanır ve onu kullanırsa, o zaman sözlüğümüze koyalım"

Prof Dr Afet İNAN

ÖĞRENCİ GÖZÜNDE ÖĞRETMEN

Çankaya'da bir ilkokul açılmıştı Köşkün çevresinde bulunan bu okulu bir gün Atatürk ziyaret etmiş

Öğretmen tahta başında öğrencilere ders veriyormuş Cumhurbaşkanı girer girmez saygı işaretini vermiş, çocuklar ayağa kalkmış ve oturunuz işaretini verdikten sonra yüzünü tahtaya çevirerek derse devam etmiş Atatürk, beş on dakika ayakta ders dinlemiş ve çıkarken öğretmen yine aynı ses, aynı eda ile çocukları ayağa kaldırmış ve oturunuz işareti verir vermez derse devam etmiş

Gazi kapıdan çıkarken yanındakilere:
- "Gördünüz mü öğretmeni? Cumhurbaşkanına önem vermedi" demiş ve ilave etmiş:
- "İlköğretmen vatanın en hayırlı elemanı Onlar vatan çocuklarıyla o kadar kaynaşmışlardır ki, adeta çocuklaşmalardır Onların gözünde en sevgili öğrencilerdir Bu öğretmen eğer dersini bırakıp saygısını göstermek için yanıma gelseydi ve çıkarken beni merdivenlere kadar geçirse idi, öğrencileri gözünde küçülür, belki prestijini kaybederdi Öğrenci gözünde en saygılı, en büyük adam öğretmendir" demişlerdir

Asaf İLBAY

ANADOLU'NUN MÜZİĞİ

Atatürk söylüyor:
- Montesquieu'nun, "Bir milletin musikicilikteki akışına önem verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olamaz" sözünü okudum, doğrularım Bunun için, musikiciliğe pek çok özen göstermekte olduğumu görüyorsunuz
- Biz Batılılara göre, doğu musikiciliğinin kulaklarımıza gelen tuhaflık yönünden söz ettim ve dedim ki; Doğunun tek anlayamadığımız bir tarafı varsa,o da onun musikiciliğidir

Gazi, itiraz ederek şöyle demiştir:
- Bunlar hep Bizans'tan kalma şeylerdir Bizim gerçek musikimiz Anadolu halkında işitilebilir
- Bu ezgilerin geliştirilmesi mümkün değil midir?
- Batı musikiciliği bugünkü durumuna gelinceye kadar, ne kadar zamanlar geçti?
- Dört yüz yıl kadar geçti

- Bizim bu kadar süre beklemeye zamanımız yoktur Bunun için, batı musikiciliğini almakta olduğumuzu görüyorsunuz

Emil LUDWIG

SEN NE OLACAKSIN Kİ?

Mustafa Kemal, Selanik'te yine bir akşam o zaman Sağlık Müfettişi olan eski Dışişleri Bakanı Dr Tevfik Rüştü Araş, Nuri Conker, Salih Bozok beylerle birlikte Olimpiyos birahanesinde oturmuşlar içerlerken, devletin dış siyaseti söz konusu oluyormuş Bu arada Mustafa Kemal Bey birtakım acı eleştiriler yaptıktan sonra işi şakaya dökmüş ve Tevfik Rüştü Bey'i göstererek:
- "Bu yanlış siyaseti bir gün doktor aracılığı ile düzelttireceğim" Deyince, yakın ve teklifsiz arkadaşı olan Nuri Conker:
- "Ne? Ne Sen mi düzelttireceksin?"
Diye küçümseme ile sormuş Bunun üzerine Nuri (Conker) Bey'le aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
- "Evet, ben doktoru Dışişleri Bakanı yapacağım Bütün yanlışlıkları ona düzelttireceğim"

Nuri Bey şaka ile sormuş:
- "Demek sen doktoru Dışişleri Bakanı

yapacaksın O halde ya beni?"
- "Seni de vali ve komutan yaparım!"
Bu konuşmaya, hazır bulunan Salih Bozok da karışıyor:
- "Herhalde bu arada beni de bir şey yaparsınız?"

Mustafa Kemal Bey Salih'in bu sorusuna, biraz düşündükten sonra:
- "Salih, seni yaver yapacağım ve yanımdan ayırmayacağım" Cevabını verince Nuri Bey yine dayanamamış, tekrar atılarak:
- "Allahını seversen, sen ne olacaksın ki, hepimize şimdiden böyle birtakım onurlar veriyorsun?" demiş

Mustafa Kemal Bey, Nuri Bey'in bu sorduğu soruya gülerek:
- "Bu memuriyetleri, bu onurları veren ne olursa işte ben o olacağım"
Diye karşılık vermiş

Ali KILIÇ

MİLLETİMİN ŞEREFİNE İÇİYORUM

Bir akşam, birdenbire Saray'dan kalkarak Gülhane Parkı'nda Halk Partisi'nin verdiği bir açık hava toplantısına gittiğimiz zaman, orada toplanan on binlerce insana harf devrimini müjdelemiş ve bu sırada ayağa kalkarak millete hitaben:

"Arkadaşlarım, bu elimdeki rakıyı evvelce padişahlar da, halifeler de içerlerdi Fakat onlar saraylarında, dört duvar arasında içiyorlardı Ben ise sevgili milletimin önünde ve onun şerefine içiyorum"

Diye kadehini kaldırdığı zaman halkın alkış tufanı arasında Sarayburnu dakikalarca çınlamıştı

Ali KILIÇ

HARF DEVRİMİ

Yeni Türk alfabesinin ilk biçimlerini kendisine götürdüğüm zaman, Komisyonun en aşağı beş yıllık bir geçiş dönemi düşündüğünü söylemiştim Gazeteler önce birer sütunlarını yeni harflere ayıracaklar, yavaş yavaş bu sütun sayısı artacak, sonunda bütün gazeteler yeni harflerle çıkacaktı Okullar için de buna benzer basamaklı yöntemler düşünmüştük

Dikkatle dinledikten sonra bir daha sordu:
- Demek beş yıl düşündünüz?
- Evet!
- Üç ay! dedi

Donakaldım, üç ay! Üç ay içinde bütün memleket yayını Lâtin harfleriyle değişecekti İlâve etti:
- Ya üç ayda uygulayabiliriz, yahut hiç uygulayamayız Sizin Arap harflerine bırakacağınız sütunlar yok mu, onların adedi bire de inse, herkes yalnız o sütunu okur ve beş yıl sonra, tıpkı yarın başlar gibi başlamaya zorunlu kılarız Hele arada bir buhran, bir savaş çıkarsa attığımız adımları da geri alırız

Falih Rıfkı ATAY

PROGRAMSIZLIK

Sen değil mi ki, bir kitapta okuduğum şu: Napolyon'a sormuşlar: Programınız nedir? O da cevap vermiş ki:
- "Ben yürürüm, program benim hareketimden çıkar" sözüne:
- "Evet ama o türlü giden, sonunda başını Sent Helen kayalarına çarpar" düşüncesini ekledin

Ruşen Eşref ÜNAYDIN

ŞAPKA KONUSUNDA

Atatürk, bir gün, lütfen bu konuda fikrimi sormuşlardı O sırada Musul işi, aleyhimize sonuçlandığı için, rahmetli hayli sıkıntılı idi

Şu karşılığı vermek cesaretinde bulundum:

- "Şapka giymek, bu millet hesabına bir Musul fethinden üstündür!"

Atatürk, hafifçe gülümsediler Ve kaşlarını birkaç defa eğerek gönlümü okşadılar

Prof Mahmut Esat BOZKURT

NEDEN KASTAMONU?

Şapka giymek için neden Anadolu'nun en çok bağnaz görünen bir bölgesini seçtiğini sormuştum

Dedi ki:

- O tarafa ilk defa gidiyordum Halk o kadar beni görmek merakında idi ki, başımda ne ile görse öyle kabul edecekti İzmir tarafına gitseydim, yalnız şapkamı görürlerdi

Falih Rıfkı ATAY

İŞTE SONUÇ

Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa'ya gidiyordu Kalabalık bir halk kütlesi iskelede etrafını çevirmiş bulunmakta idi Bir kadının, elinde bir kâğıtla Atatürk'e yaklaştığı görüldü Zayıf bir kadındı Ata'nın yolunu keserek titrek bir sesle:
- Beni tanıdın mı oğul? dedi Ben sizin Selanik'te komşunuzdum Bir oğlum var: Devlet Demir Yolları'na girmek istiyor Siz onu alsınlar dediniz Fakat Müdür dinlemedi Oğlumu yine işe almamış Ne olur bir kere de siz söyleyiniz
Atatürk'ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı Elleriyle geniş jestler yaparak ve yüksek sesle:
- Oğlunu almadılar mı? dedi Ben salık verdiğim halde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş Çok iyi yapmışlar İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak
Kadın kalabalığın içinde kaybolmuştu Ve Atatürk adeta kendinden geçercesine dolu bir sesle:

- İşte Cumhuriyetten beklediğimiz sonuç diyordu

Hulusi KÖYMEN

PORTRE

İstanbul'un kurtuluşundan yirmi üç gün sonra Cumhuriyet ilan olunur ve Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçilir 1924'ün 2 Ocak tarihinden 22 Şubat'ına kadar İzmir'de bulunur İzmir'e giden bir Kurul arasında Çallı İbrahim de vardır

Çallı, Atatürk'le karşılaşır ve kendisine:

- Türk milletinin gönlündeki Mustafa Kemal'in portresini yapmama izin verir misiniz Paşam? der Atatürk de:

- Mademki gönüllerde yaşayan Mustafa Kemal'i çizmek istiyorsun, benim modelliğime gerek yok, yanıtını verir

Daha sonra Çallı, bazı araştırmalarına dayanarak Atatürk'ün koltukta oturur, sivil giysili/fraklı tablosunu oluşturur

Oğuz ÖZDEŞ

PORTRE

İstanbul'un kurtuluşundan yirmi üç gün sonra Cumhuriyet ilan olunur ve Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçilir 1924'ün 2 Ocak tarihinden 22 Şubat'ına kadar İzmir'de bulunur İzmir'e giden bir Kurul arasında Çallı İbrahim de vardır

Çallı, Atatürk'le karşılaşır ve kendisine:

- Türk milletinin gönlündeki Mustafa Kemal'in portresini yapmama izin verir misiniz Paşam? der Atatürk de:

- Mademki gönüllerde yaşayan Mustafa Kemal'i çizmek istiyorsun, benim modelliğime gerek yok, yanıtını verir

Daha sonra Çallı, bazı araştırmalarına dayanarak Atatürk'ün koltukta oturur, sivil giysili/fraklı tablosunu oluşturur

Oğuz ÖZDEŞ

YAKUP CEMİL

Savaşın ortalarında Binbaşı Yakup Cemil (Babıâli baskınında Mazım Paşa'yı öldüren) savaşın kötü yöneltilmesinden ve memleketin felakete gitmesinden dolayı bir hükümet darbesi yapmaya girişti O gece Enver Paşa'yı öldürecekti ve kuracağı hükümette Mustafa Kemal Paşa, Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) ve Başkomutan Yardımcısı olacaktı
Bir arkadaşı hükümete sır vermiş, Yakup Cemil idam edilmişti
Atatürk bana demişti ki:
- Yakup Cemil, girişimini başarsaydı, ben yeni görevi kabul ederdim Fakat Harbiye Nazırı olunca ilk işim Yakup Cemil'i kurşuna dizdirmek olurdu

Ali Fuat ERDEM

TARAFSIZLIK

Serbest Fırka zamanında:
Gazi:
- Fethi (Okyar) Bey, Süreyya (İlmen) Paşa'yı partinize aldığınıza çok memnun oldum; kendisi hem şehirci hem teşkilatçıdır, buyurdular Ondan sonra bana dönerek:
- Bak, ben Cumhurbaşkanı olarak tarafsızım Bir partinin başında pek sayın arkadaşım İsmet Paşa hazretleri bulunuyorlar Diğer partinin başında da pek sayın arkadaşım Fethi Beyefendi bulunuyorlar Bu iki parti birbirleriyle mücadele eyleyeceklerdir Lakin dünyaya karşı da: "Türkiye'de de bir siyasal eğitim mevcut olduğunu" kanıtlayacaksınız, buyurdular
Ondan sonra, sofrada bulunanlara hitaben:
- Bakınız! Ben, Cumhurbaşkanı sıfatıyla bu iki partiye karşı tarafsız kalacağım, dediler Şükrü haili ve Abdurrahman Nazif Paşalara da:
- Ordu siz de benim gibi daima tarafsız kalacaksınız; bu iki partinin mücadelelerine karışmayacaksınız, buyurdular

Süreyya İLMEN

SİYASET ENTRİKASI

Anadolu hareketinin ilk günlerinde siyasi hırslarıyla tanınmış olan bir bayanla konuştuğu sıralarda, ona şu sözleri söylemiş:
- Hanımefendi, sizin çok güzel gözleriniz var; ben de güzel gözleri çok severim Buna rağmen, söyleyeyim: Eğer siz, gözlerinizin kuvvetine güvenerek siyasal bir rol oynamak isterseniz haber vereyim ki başarılı olamazsınız Çünkü ben siyaseti güzel gözlü hanımefendilerden çok fazla severim!"
Bu sözleri, o zamana ait bir siyaset entrikasının öyküsü esnasında O'nun ağzından bizzat dinledim ve hemen hemen kelime kelime saklayıp şimdi aktarıyorum

Muhiddin BİRGEN

SORUMLU

Gazi, memlekette yapılan iyi işlerden söz eden bir zatın:
- "Paşam, halk bütün bu iyi şeyler sizin eserinizdir, diyor" sözüne karşı:
- "Evet; halk bütün iyiliği benden bildiği gibi, bütün fenalıkları da bana yüklüyor" buyurmuştu

Ahmet Hamdi BAŞAR

SONUCU BAŞLANGIÇTAN BERİ BİLİYORDUM

Başarınızdan hiç kuşkulandınız mı?" diye sordum
- "Hayır! Asla" diye yanıtladı "Ben bütün planı en başlangıçtan beri olduğu gibi gördüm (hiç cephanemiz olmadığı zamanlar bile) sonucu bildim Biz kan akmasına ve yıkıntıya engel olmak için uzun zaman geciktik Fethi (Okyar) Bey, son bir başvurulacak yol olarak Londra'ya gitti, çünkü biz kanla değil, yazıyla yapılmış bir antlaşma istiyorduk"

Grace ELLISON

GERÇEK TARİHİN YAZILMASINI İSTİYORUM

Bir toplantı sırasında Türk Tarih Kurumu üyelerine:
- Ben fani bir insanım, bir gün öleceğim Büyüklüğüne ve üstün kabiliyetlerine inandığım Türk ulusunun gerçek tarihinin yazılmasını sağlığımda görmek istiyorum Onun için bu toplantılarda kendimden geçiyor, her şeyi unutuyor, sizi yoruyorum Beni affedin"

Uluğ İĞDEMİR

BEN YAPAYIM, SİZ YAZARSINIZ

Gazi Mustafa Kemal, bu işler için muhakkak ki, hukuk kitapları okumuştur Fakat onların hiçbirisini, aynen uygulama alanına koymamıştır
Hatta bir gün kendi anlattığından işittiğime göre, meşhur bir Türk hukukçusu, kendisine: "Bu uyguladığınız esaslar hiçbir hukuk kitabında yoktur" diyor Mustafa Kemal'in cevabı şudur:
- Uygulanıp denenişler, kural ve prensip haline gelirler Ben yapayım, siz kitaba yazarsınız

Prof Dr Afet İNAN

CUMHURİYETTE ANGARYA YOKTUR

Cumhuriyetin ilanından sonra idi Karadeniz'de bir geziye çıkmıştı Kendisine eşlik edenler arasında bulunuyordum Rize'ye geldik Yolların düzgünlüğü ilgisini çekmişti Vali'ye:
- Yollarınızı nasıl bu hale getirebildiniz? diye sordu Vali de anlattı Bütün yakın köylüleri jandarmalarla toplattırmış ve yol onarımında çalıştırmış
Atatürk'ün kaşları çatıldı Oldukça sert bir dille:
- Vali Bey, dedi "Corvee" nedir bilir misiniz? Öyle ise ben söyleyeyim: Angarya demektir Ve şunu da bilmeniz lazım ki, kanunsuz hiçbir vatandaşı işten alıkoyamaz, onu çalışmaya zorlayamazsınız Cumhuriyette angarya diye bir şey yoktur

Muzaffer KILIÇ

EN GÜÇ DEVRİM MÜZİK DEVRİMİDİR

Bir gece toplantısında:
"Biraz sonra Atatürk'ün yepyeni bir konu ortaya attığını gördüm
- En güç devrim nedir?
Sıra ile hepimizin yanıtını bekliyordu Bazı arkadaşlar, bütün devrimler birbirinden güçtür, dediler Sıra bana gelince en güç devrim laikliktir, dedim Nitekim bugün de hâlâ o kanıdayım Ama Atatürk yanıtlarımızın hiçbirisini beğenmedi Bizi bir süre duraksamada bıraktıktan sonra:
- En güç devrim, dedi, müzik devrimidir Şaşkınlığımızı yüzümüzde okumuşçasına devam etti:
- Çünkü müzik devrimi kişiye kendi iç dünyasını unutturmayı, sonra da yeni bir aleme yönelmeyi gerektirir Onun için çok zordur
Kısa bir susma oldu Işıklar saçan gözünü üzerlerimizde gezdirerek ekledi:
- Çok zordur ama, yapılacaktır, dedi

Ord Prof Sadi IRMAK

ORDUYU AYIKLAMA

Yıl 1918, Selanik'te bir konferanstan sonra arkadaşlarıyla konuşması:
- Devrimi tamamlamak lazımdır Biz bunu yapabiliriz Ben, bunu yapacağım O zaman için düşündüklerimi size kısaca anlatayım: Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu'nun yüksek sayılan komutanları, benim için yoktur Ordu kumanda sicilleri için ben, son limit olarak, binbaşıyı kabul ediyorum Geleceğin büyük komutanları bunlar olması gerekir Sicil defterlerinin binbaşıya kadar olanlarını saklayacağım, üst tarafını yaktıracağım
Arkadaşlardan biri, bu söz üzerine buna karşı duruyor ve bu büyük ayıklama işinin nasıl yapılabileceğini anlamak istiyor Mustafa Kemal'in cevabı şudur:
- Evet, binbaşından yüksek olanlar ay başında, benim kuracağım bürolara gelip maaşlarını istedikleri zaman, büro şefleri defterleri dikkatle inceledikten sonra: "Efendim, defterde sizin adınız yoktur, sizi tanımıyorum" diyeceklerdir

Prof Dr Afet İNAN

EMİN OLUN BUNLARIN HEPSİ OLACAK

Bulgar Türkoloğu İvan Manolof, Meşrutiyetten (1908) bir iki yıl önce Selanik'te Atatürk'ten O'nun Türk devrimine ait düşüncelerini dinlemişti Yarınki Türkiye'yi heyecanla anlatan Atatürk, Manolof a demişti ki:
- "Bir gün gelecek, ben hayal zannettiğiniz bütün bu devrimleri başaracağım Bağlı olduğum millet, bana inanacaktır Düşündüklerim hiçbir demagoji ürünü değildir Bu millet, gerçeği görünce, arkasından duraksamaksızın yürür Dava uğrunda ölmesini bilir Saltanat yıkılmalıdır Din ve devlet işleri birbirinden ayrılmalı, doğu uygarlığından benliğimizi sıyırarak batı uygarlığına aktarılmalıyız Kadın ve erkek arasındaki ayrımlar silinerek yeni bir sosyal düzen kurmalıyız Batı uygarlığına girebilmemize engel olan yazıyı atarak Latin kökünden bir alfabe seçmeli, kılık kıyafetimize kadar, her şeyimizde batılılara uymalıyız Emin olunuz ki, bunların hepsi bir gün olacaktır"

Arif Necip KASKATI

HİTLER HAKKINDAKİ DÜŞÜNCESİ

Ben, O'nu tek bir kez görmüştüm Güzel ve kültürlü bir Fransızca ile konuşuyordu ve görünüşe göre bundan hoşlanıyordu Bir ara konuşmayı Almanya'daki duruma yöneltti Kısa ve kesin bir biçimde formüllendirdiği sorularından, bu konunun kendisini ne kadar meşgul ettiği ve Hitler'den hiç de hoşlanmadığı anlaşılıyordu Konuşmamız sırasında, bu yönde doğrudan doğruya bir sözünü hatırlamıyorsam da, sorularından ve jestlerinden, diktatörler dünyasının bu yeni yıldızının hayranı olmadığı kolaylıkla görülüyordu Yalnız bir kez, o da konuşmamız sona ererken ve ben Nazi'lerin savaş niyetlerine değinerek sözlerimi bitirirken, karşılık olarak, hemen hemen felsefi-psikolojik bir görüş açıklaması biçiminde şunları söyledi:
- "Daha hiçbir askerlik ve devlet adamlığı başarısı göstermemiş bir adama, iktidarı topyekün teslim etmek, temel bir hatadır Bir onbaşı, büyük bir askerî deha, büyük bir stratej olduğunu kanıtlamak için de, her şeyi göze almaktan çekinmeyecektir"

Rudolf NISSEN

YERİNİZ MAKAMINIZDIR

Atatürk, Cumhurbaşkanı iken bir ilçede Kaymakamın odasına girmişti Kaymakam kalktı, köşede bir iskemleye büzüldü Atatürk:
- Siz burada devleti temsil ediyorsunuz Yeriniz makamınızdır, benim ziyaretçi olarak yerim de sizin karşınızdır, demişti

Falih Rıfkı ATAY

EMİRLERİ ÜNİFORMA VERMİYOR

1923'te Konya'da verdikleri demeci, ayrılacakları gece, basına verilmek üzere tekrar okutturuyorlar
Muhtar Bey (Şakacı bir adam olan İngiliz Muhtar) kadehini kaldırıyor:
- Yaşasın Başkomutan!
- Niye Mustafa Kemal demiyorsun da Başkomutan diyorsun? Muhtar Bey üstü kapalı bir davranışla:
- Hele, diyor ne olur ne olmaz, daha uzun süre şu Başkomutanlık üzerinizde kalsın!
Şakalaşıp duran Gazi kartallaşıveriyor:
- Vay, sen beni Başkomutanlıktan mı kuvvet alır zannediyorsun? (Sesini tabiîleştirerek) Dinle bak öyle ise, sana bir hatıra anlatayım: Hani ben Erzurum'da ordu müfettişliği nişanlarını yakamdan atarak, "ferdî millet" kalmıştım ya? O zamana kadar emirlerimi dinleyen komutan (ismini söyleyecekti, söylemedi) ondan sonra verdiğim emirleri dinlememeye başlamasın mı? Makamına gittim:
- Paşa, paşa dedim, size o emirleri bu yakadaki yıldızlar vermiyor, Mustafa Kemal veriyordu, o yine karşınızdadır, yazınız!
Yazdı, emir gideceği yere gitti Fakat çıktıktan sonra aklıma gelmişti Ya komutan düğmeye basıp da, "Posta, bunu dışarı çıkarınız!" deseydi Sesi yine heybetleşerek:
- Fakat diyemezdi, Muhtar, karşısında Mustafa Kemal var, diyemezdi! Muhtar Bey kadehini kaldırarak yürekten bağırıyor:
- Yaşasın Mustafa Kemal!

İsmail Habip SEVÜK

SOYADI'NIN BELİRLENMESİ

Demin bir sözü yanlış söyledim, Gazi'yi Büyük Millet Meclisi, kanunla "Atatürk" yaptı, dedim Bu söz eksiktir O, kendini "Atatürk" yaptı Kanun, olayı kabul etti O günlerde soyadı kanunu çıkacaktı Bir akşam yemeğinde, Gazi "Atatürk" adını alacağım, dedi Karşı geldiler:
- Memleket, dünya, tarih "Gazi Mustafa Kemal"i tanıyor Ona nasıl dokunulur
Atatürk karşılık verdi:
- En tanınmış Türkler, yabancı isimler taşıyorlar İbn-i Sina gibi, El-birûni gibi Bu yabancı isimlerin karşısında, bunların Türk olduklarını kanıtlamamız gerekiyor ve kanıtlamak için de uğraşıp duruyoruz Buna son vereceğim ve kendi adımla başlıyorum!
Ve Gazi Mustafa Kemal o gece Atatürk'tü Ertesi gün kanun bu olayı onayladı O'nun kanuna bu kadar nazı geçerdi

Mithat Cemal KUNTAY

TÜRK TOPRAĞI

Sınırlarını, en son Türk kuşaklarının kanlarıyla yoğurup çizdiği bir Türk vatanında, o vatan kavramını anlamlandırdı
O, bir ölüm haberi karşısında, yurt toprağına şu hitapları bana yazdırmıştı (1930):
"Yurt toprağı! Sana her şey feda olsun Kutlu olan sensin Hepimiz senin için canımızı veririz Fakat sen Türk milletini sonsuz hayatta yaşatmak için, feyizli kalacaksın Türk toprağı! Sen, seni seven Türk milletinin mezarı değilsin Türk milleti için yaratıcılığını göster"

Prof Dr Afet İNAN

KIN AŞINSIN, KILICA BİR ŞEY OLMASIN

Hastalığa ilk teşhis konulduğu sıralarda Profesör Pittard eşi ve Bayan Afet İnan'la birlikte Atatürk'ün huzurundaydık Atatürk'ün yüzündeki renksizliği sezen Pittard:
- Efendim, bu kadar işleriniz arasında dil ve tarih üzerindeki çalışmalarınıza biraz ara verseniz olmaz mı? dedikten sonra ilave etti
- Sonra kın aşınır, örselenir Paşam!
Atatürk kılıcın millet kının da devlet başkanı olduğunu demeye getirerek:
- Kın aşınsın, örselensin ziyanı yok Yeter ki kılıca bir şey olmasın! Bunun üzerine Profesör:
- Ekselans, ben sizin fikrinizde değilim Kın da bulmak güçtür, dedi

Fethi İSFENDİYAROĞLU

HATAY SORUNU

Ömrünün sonlarında Hatay sorununda bir başka sözünü duymuştum Atatürk, bu sorun yüzünden uykusuz, sinirli idi Rastladığı elçilerle tartışma yapar, söylemediğini bırakmaz, kendi hazır bulunduğu yerlerde yabancı elçilerin kulağına gidecek nümayişler yaptırırdı Bir akşam sofrada vaktiyle Dışişlerinde bulunan bir arkadaşı:
- Paşam, niçin kendinizi de milletinizi de üzüp duruyorsunuz? Bir tümen yollarsanız Hatay'ı alırsınız Ve Renani'de Alman olup bittilerini kabul eden Fransızlar Suriye'nin bir sancağı için sizinle savaş mı yapacaklar? dedi
Öfke ve siniri dalga gibi dinerek, sesi yavaşladı:
- Evet bunu ben de bilirim Bir tümen yollasam, Hatay'ı alabiliriz Renani'de Almanlarla savaşmayan Fransızlar da Hatay için bize savaş açmazlar Fakat ya bu kez saygınlıklarıma dokunup karşı koyacakları tutarsa?
Soru sorana dönerek:
- Ben bir sancak için altmış bu kadar Türk ilini tehlikeye sokmam, dedi

Falih Rıfkı ATAY

AH SELANİK!

Kolağası Mustafa Kemal, bu akşam mahzundu Selanik'te Beyazkule bahçesinde başbaşa oturuyorduk Saatlerce konuştuk, nerede ise gün ağaracaktı O gece ay Olimpos dağlarının arkasında kaybolurken, Mustafa Kemal içini çekerek:
- Ah Selanik, dedi Seni bir daha Türk olarak görecek miyim?
Baktım, ağlıyordu O altın sarı saçlarını okşadım Teselli etmeye çalıştım Ben, Mustafa Kemal'in müşterek hayatımız boyunca bu derece duygulandığını görmedim

Ali Fuat CEBESOY

TÜRKÇÜ MÜSÜNÜZ?

Gökalp, Atatürk'ten önce ve Atatürk'ten sonra bazılarınca Türk milliyetçiliğinin adı olarak kullanılan Türkçülük deyimini, en doğru tanımıyla belirtir ve der ki: "Türkçülük Türk milletini yükseltmek demektir"
Yanlış yorumlara uğradığını ve uğrayabileceğini sezmiş olacak ki Atatürk Türkçülük sözünü hiç kullanmamıştır Daima "Türk milleti, milliyet, milliyetçilik" sözlerini kullanmıştır Kendisine:
Türkçü müsünüz? diye sorulduğu zaman, bizi herkesten iyi bilen bu büyük Türk:
Ben Türküm, demekle kesin ve keskin yanıtını vermiştir

Hasan Ali YÜCEL

TÜRKLÜK MÜSLÜMANLIĞIN ÖNCÜSÜDÜR

Atatürk sağ iken, büyük İslâm kongrelerinden birine biz de çağrılmıştık Kongre Mekke'de toplanacaktı Atatürk'ün bir delege göndermeye razı olup olmayacağını merak ediyorduk
Hiç tereddütsüz karar verdi Türklüğünden kibir denecek kadar gurur duyan büyük adam, milleti ile aynı dinden olanları da gerilik ve kölelikten kurtulmuş görmek için elinden geleni yapmak istemiştir Müslümanlık yeniden şereflendikçe nasıl bunda Türklerin manevî hissesi olacaksa, on milyonlarca Müslüman ya geri ya köle kaldıkça bundan Türklere de bir utanç payı düşmemek ihtimali var mıydı?
Biliyordu ki Mekke'ye şapka ile gidilemez Ama daha iyi biliyordu ki başlık ve kıyafet değiştirmekle din değiştirileceğini sanan bir toplum da ne gerilik, ne de kölelikten sıyrılabilir Milletvekillerinden Edip Servet Tör'ü çağırdı:
- Mekke'ye gidip beni temsil edeceksin, dedi Türksün ve Müslümansın Türklük, Müslümanlığın öncüsü ve kılavuzudur Mekke'ye şapka ile gideceksin Kara taassup sana karşı bile gelse eğilmeyeceksin!
Edip Servet Tor, Mekke'ye şapka ile girdi Müslüman delegelerinin en itibarlısı o idi Kongrenin sonuna kadar, Mustafa Kemal mucizesine hayranlık duyan heyetler arasında, Kemalist Türkiye'yi o temsil etti

Falih Rıfkı ATAY

TAMBUR TAKSİMİ

Bir akşam, emirleriyle yaptığım bir tambur taksiminden sonra yaşlı gözlerle bana şöyle bir sual sordular:
- Aferin oğlum, çok güzel bir taksim yaptın, duygulandım, eksik olma Bana musikî nedir tanımlar mısın?
- Hakiki aşktır! Duygularımızın ezgilerle anlatımıdır Her insanı çeşitli etkiler altında bırakan güzel bir yüzün, güzel bir kokunun, güzel bir sesin, güzel manzaraların tanımı olanaksızdır Musikî de tanımlanamaz İnsanı bazen ağlatır, bazen güldürür, bazen de maddi hayatla ilgisini keser, mana alemine gönderir
Bu yanıta çok memnun oldular:
- Aferin çocuğum, gel seni bir öpeyim Bana şimdiye kadar böyle bir yanıt veren olmadı Kimi seslerin dizisinden, kimi gamlardan, bilemediğim makamlardan zırvaladılar, durdular Sanki müzik kitaplarından ben bu şeyleri okuyamazmışım gibi, bana müzik dersi vermeye kalkıştılar Gerçeği sen söyledin, hepsini mat ettin Gel, bir daha öpeyim evladım seni Sen sanatında eli öpülecek adamsın!

Refik FERSAN

HAYDİ BAKALIM ZEYBEK OYNAYACAĞIZ

Bir başka akşam, fasıldan sonra bir semai çalarak konsere son verdik Atatürk şöyle dedi:
- Her fasıl peşrevle başlıyor, saz semaisiyle bitiyor Dörder "hane" olarak yapılan bu eserlerin, özellikle saz semailerinin tavrı aşağı yukarı birbirlerinin aynı Bizlere heyecan verecek, ruhumuzu okşayacak zeybek havaları gibi kıvrak ezgilerle düzenlenseydiler olmaz mıydı? Acaba bestekârlarımız neden bunu göz önünde tutmamışlar?
Gazi'nin bu buluşları harikaydı O ara salon orkestrası konserine başladı Yerimden kalktım Beni de ilgilendiren bu buluş üzerine hemen bir eser yazmak ve hemen orada arzularını yerine getirmek için tenha bir yere çekildim Bir kâğıt parçasına o anda doğan ezgileri Hamparsum notasıyla tespit ettim, dördüncü haneye de zeybek temposunda bir oyun havası ekledim 15 dakika gibi kısa bir sürede oluşturduğum bu eseri bir daha gözden geçirdim, kendim de beğendim Mükemmel bir "Nakriz Saz Semaisi" bestelenmişti
Yirminci dakikada salona girdiğim zaman orkestra dans havaları çalmaya devam ediyor, Atatürk sofra başında yanındakilerle konuşuyordu Beni görünce:
- Neredeydin?
- Paşam, emirlerinizi yerine getirmek üzere dışarıya çıkmış idim Müsaade buyurursanız, şimdi bestelediğim "Nikriz Saz Semaisi"ni dinleteceğim
Paşa hayret etmişti Derhal tamburla eseri çalmaya başladım İlgiyle, dikkatle izliyordu Son hanenin zeybek usullerine başlar başlamaz:
- Bravo! Aferin evladım diyerek arkalarında İnönü'nün de bulunduğu konuklarına:
- Haydi bakalım, hepimiz zeybek oynayacağız!
Tekrar tekrar bu eseri çaldırdılar ve zeybek oynadılar

Refik FERSAN

KADINLAR LOKANTADA

Zaman o zamandı: başta Atatürk vardı Büyük uyanma dönemi yaşanıyordu milletçe
O zamanlar Ulus'ta bir İstanbul Lokantası varmış Müşteriler kalpaklı, pos bıyıklı, kavi adamlar
Yemeğe iki hanım geliyor her gün: Biri Süreyya Ağaoğlu, biri de Hukuk'u onunla bitiren iki hanımdan biri Lokantaya her girişlerinde bütün başlar kalkıyor
Bir gün zamanın Başbakanı Rauf Orbay'dan bir haber geliyor:
"İki genç kızın İstanbul Lokantasında yemek yemeleri uygun değil"
Hatta galiba haberi kızına ileten, Ağaoğlu Ahmet Genç kız küplere biniyor Tam o akşam, gene avcı kıyafetiyle, gene traktör sürmekten yorgun, Paşa evlerine geliyor Gene coşkular içinde Gene Türk kadını, şu olabiliyor, bu olabiliyor diye iftiharlar içinde
Süreyya dudak büküyor Atatürk, kendisine "İşini sevmiyor musun?" diye sorduğunda:
"Evet ama Başbakan, öğleleri lokantaya gitmeme kızıyormuş" diye yanıtlıyor
- Hakkı var Orada ne işin var?
Ertesi gün dairede bir koşuşma, "Paşa sizi istiyor" diye geliyorlar
- Hangi Paşa?
- Kemal Paşa Hazretleri Paşa, açık gri bir otomobilde beni bekliyordu
İstanbul Lokantasının önünden geçerken şoföre "Dur" emrini verdi Lokantadakiler dışarı fırlamışlardı Atatürk, herkesin duyabileceği bir sesle:
- Bugün Süreyya Hanım Çankaya'da benim davetlim, yarın her zamanki gibi lokantaya gelecek, dedi
Çankaya'da Latife (Gazi Mustafa Kemal) beni gülerek karşıladı Aslında Atatürk çok kızmış Başbakan'a
Ve sonra ne oldu biliyor musunuz? Herkes ertesi gün, İstanbul Lokantasına eşleriyle geldi
Zaman işte o zamandı

Nimet ARZIK

TÜRKÇE EZAN

Hindistan'da iken Türkiye'de Türkçe ezan okunmasından yakman bir Hint Müslümanları grubuna:
- Siz, Allahın yalnız Arapça anladığını sanmak gibi bir günaha giriyorsunuz
Atatürk, dine değil, yobazlığa ve körü körüne inanışa karşıdır Bundan otuz yıl sonra İslâm dinini boş inançlardan kurtaran, asıl yüksek ruhunu yaşatmaya çalışan bir öncü olarak bütün Müslümanlardan saygı ve anlayış görecektir

Rauf ORBAY

TARİH ZORLAMAYI SEVMEZ

Atatürk ne gösterişlerde, ne mevkilerde, ne rütbelerde içini doyurucu bir zevk bulamamıştır O, fikir peşinde idi Gerçek büyüklüğü daima fikirleri uğruna savaşmakta, her an, o andan önceki bütün şanlarını ve şereflerini fikirleri uğruna feda etmeyi göze almakta aramıştır
Bir gün Ankara ve İstanbul şehirlerinden birine "Atatürk" adı verilmesi için bir kanun teklifi hazırlanmıştı Atatürk tasarıyı okudu, arkadaşlarına:
- Bir adın tarihte kalması ve ağızlarda söylenmesi için, şehirlerin temellerine sığınmak şart değildir Tarih zorlamayı sevmeyen nazlı bir peridir Fikirleri tercih eder, demişti

Falih Rıfkı ATAY

NAPOLYON BENZETMESİ

General Tawsand 12 Haziran 1922 tarihinde Adana'ya geldi Kendisine o vakit haber almada çalışan deniz yüzbaşılarından Cemil refakat subayı olarak atanmıştı General bir gece Adana'da Bursa Oteli'nde kaldı Ve ertesi günü özel trenle Konya'ya geçti O günün akşamı saat 9'da Mustafa Kemal, Tawsand'la görüşmelere başladı Tawsand görüşmeler esnasında kendince yaptığı bir benzerliği Mustafa Kemal'e bildirerek:
- "Siz Napolyon'a benziyorsunuz" dedi Mustafa Kemal bu benzerliği geri çevirerek:
- "Napolyon arkasına bir sürü çeşitli milliyetteki insanı toplayarak macera aramaya çıktı Ve bunun içindir ki, yarı yolda kaldı Ben bir anadan bir
babadan gelen kardeşlerimle kendi vatanını kurtarmak dâvası yolundayım Ve başaracağım" karşılığını verdi

Hasan Ali YÜCEL

BENİ YETİŞTİRDİĞİNİZE PİŞMAN MISINIZ?

İsmet İnönü Başbakanlıktan ayrıldıktan sonra bir akşam Atatürk'ün sofrasında bulundu Atatürk, sofrada kendi yanına oturttu İsmet İnönü bir kâğıt parçası üzerine şöyle bir soru yazdı:
- Hâlâ bana dargın mısınız? Atatürk bu sorunun altına şöyle yazdı:
- Bugün de arkadaşımsın, kardeşimsin
İsmet İnönü, Atatürk'e bu yazının altına imza koymasını rica etti Atatürk imzaladı İsmet İnönü bu imzalı kâğıdı cebine koydu Sonra İsmet İnönü ikinci bir soru yazdı:
- Beni yetiştirdiğinizden dolayı pişman mısınız?
Atatürk bu soruyu okuyunca İsmet İnönü'ye bu yazısının altını imzalamasını istedi İsmet İnönü imzaladı ve Atatürk de bu yazıyı aldı
Atatürk ile ismet İnönü arasında o zaman geçen bu küçük olay, Cumhuriyet tarihinin karanlık kalmış olan bir köşesini aydınlatmaya yeter kanısındayım

Asım US

ACI DUYUYORUM

Bize savaşlardan birini anlatıyordu:
- "Görüyorsunuz ya, dedi, birçok zaferler kazandım Fakat bunların en büyüğünden sonra bile her akşam, savaş alanlarında ölen bütün askerleri düşünerek derin bir acı duyuyorum"

George BENNEB

BAYRAĞI KALDIRINIZ!

Mustafa Kemal o sabah savaş meydanını geziyordu Yerde parçalanmış bir bayrak, bir düşman bayrağı gördü Bir an durdu, yanındakilere seslendi:
- "Bu bayrağı kaldırınız, yenilmiş bir düşman bayrağı, fakat o bir milleti, bir orduyu simgeliyor, yerde kalmaya layık değildir"

Ferit Celâl GÜVEN

ER'İN MENDİLİ

Bir akşam uzun süre didişen, uğraşan iki erden birinin yüzünü sildiği mendil gözüne ilişmişti Bu işlemeli ve göz alıcı yağlığı isteyerek ere sordu:
- "Bunu nereden aldın?"
Bu ansızın sorulan soru karşısında şaşıran kahraman Türk çocuğu, sıkılarak karşılık verdi:
- "Yavuklum gönderdi, Atatürk!"
Büyük kayıplar karşısında bile ağladığı görülmeyen, acı duyguları içinde gizleyen Büyük Şef, bilmem neden, o anda sarsılmıştı; dolan mavi gözlerinden iri damlalı yaşlar dökülüyordu Er'in demin yüzünden akan terleri sildiği bu mendille o da göz yaşlarını silmişti

Prof Naim Hazım ONAT

ADNAN MENDERES

Serbest Fırka'nın son günleriydi Halk Fırkası mutemetlik saltanatına ilk darbe, Aydın'da vurulmuştu ve bu darbeyi vuranların başında, o zaman çok genç olan Adnan Bey (Adnan Menderes) bulunuyordu O sırada Recep Bey, Vasıf Bey, Halid Bey ve daha birçok zevat sık sık Aydın'a geliyor, vaziyeti tetkik ediyor, temaslar yapıyor, rapor yazıyor, Ankara'ya gidip geliyorlardı Velhasıl, bir telaştır gidiyordu Bu gidiş gelişler arasında Gazi'ye; Adnan Bey'den bahsetmişler Kendisini görmeyi arzu etmiş, görmüş
Cevdet Kerim Bey'den naklen duyduk Gazi, Adnan Bey'i gördükten sonra,
- Bu gençte çok iş var, demiş ve derhal milletvekili namzetleri listesine alınmasını emretmiş

Niyazi Ahmet BANOĞLU

BÖYLE BİR AĞAÇ YETİŞTİRDİN Mİ?

Bahçe mimarı Mevlut Baysal anlatıyor:
"Çankaya Köşkü'nde, bahçesini yapıyordum Bir gün Atatürk, yaveri ve ben bahçede dolaşıyorduk Çok ihtiyar ve geniş bir ağacın Atatürk'ün geçeceği yolu kapadığını gördük Ağacın bir yanı dik bir sırt, diğer yanı suyu çekilmiş bir havuzdu Ata, havuz tarafındaki kısma yaslanarak karşı tarafa geçti Derhal atıldım:
- Emrederseniz derhal keselim Paşam Bir an yüzüme baktı, sonra:
- Yahu, dedi, sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin"

Niyazi Ahmet BANOĞLU

HASTALIĞI

Doktor Asım:
- Atatürk'ü istasyonda gördüm, dedi Doktor olarak durumunu beğenmedim Arkadaşları da burnunun kanadığını söylediler Ben kanamanın burnundan olduğa nü sanmıyorum; görünen duruma göre, bir karaciğer kanaması olması akla daha yakın Eğer böyle ise, durum vahimdir, dedi
Dünya başıma yıkıldı sandım Geceyi güç geçirdim Sabahleyin erkenden Çankaya'ya gittim
Odaya girince bana gülümseyerek baktı ve:
- Hayrolsun, ne var? diye sordu
- Hastalığınızı merak ediyorum, dedim Yorulmanızda
endişe ediyorum Bana iki yabancı uzman tavsiye ettiler Çok yetkili kimselermiş Eğer izin verirseniz, kendilerini Türkiye'ye davet etmek ve sizi görmelerini sağlamak istiyorum Bunu ricaya gelmiştim
Kaşlarını hafifçe çattı Biraz düşündü Böyle bir davetin politik tesirlerini hesapladığı belli idi:
- Ortalıkta, Hatay meselesi var Hastalığım dışarıda duyulursa iyi olmaz Bu noktayı değerlendirmek lazım dır Sen Neşet Ömer'le konuş Burada zaten Tıp Kongresi yapılıyor Gelip bir muayene etsinler Bakalım onlar ne diyecek? Sonra düşünürüz, dedi

İsmet BOZDAĞ
  Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla  

Bookmarks

Etiketler
atatürk, hakkında, herşey


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık




Tüm Zamanlar GMT +4 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 00:14.

dekorasyon Kiralık Ofis | sanal ofis sanal ofis
istanbul travestileri | istanbul travestileri | sex hikayeleri | sex hikayeleri | Penis Büyütücü | travesti forum | film izle| ankara travesti Bilgileri | istanbul travestileri Hakkında travesti | Ankara Travesti bilgileri | istanbul travestileri | ankara travestileri Bilgileri | bayan bilgileri | türkçe porno izle | ankara escort | istanbul travestileri Bilgileri istanbul travestileri|

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377